Fransa'nın Suriye'ye Fiili Müdahalesinin Olası Sonuçları
GÜNDEM ANALİZ - 07.04.2018 16:51
Analizimiz, ABD Başkanı Trump'ın Suriye'den çekilme kararını, Fransa'nın soruna fiilen müdahil olmasını ve ABD-Fransa yakınlaşmasının Suriye sahasındaki olası sonuçlarını tarihsel arkaplanıyla birlikte ele alıp irdelemektedir.

Suriye'de yedi yılı bulan savaşın Astana Süreci çerçevesinde son bulma umudu oluşmuşken ABD daha aktif bir aktör olarak Suriye sorununa müdahil oldu. Daha önce de gerek diplomatik olarak gerekse de başka yapı ve örgütler üzerinden Suriye'de aktif bir şekilde bulunan ABD,  PYD üzerinden sahada fiilî olarak da yer almaya başladı. Ancak ABD, oluşturduğu PYD çekirdekli Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye'nin verimli sahasını kontrol altına almışken Trump, 29 Mart'ta yaptığı açıklamada Suriye'den çekilebileceklerini duyurdu.

Trump'ın açıklamasından sonra SDG “Koalisyon güçleri ile koordinemiz devam ediyor” deyip ABD'nin çekildiğini doğrulamadı. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert de “Suriye'den çekilme politikasından haberdar değilim” ifadesini kullandı. Ama sonraki gelişmelerde Trump'ın çekilme konusunda kararlı olduğu ortaya çıktı.[1]

Trump'ın ilgili açıklamasından hemen sonra Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, “ana omurgası” PYD'den oluşan SDG'den bir heyetle Paris'te görüştü.

Macron-SDG görüşmesinin ardından Macron'un SDG ile Türkiye arasında ara bulucu olmak istediğine dair açıklamalar yapıldıysa da Fransa'nın Suriye'ye asker gönderme kararı aldığı anlaşıldı. Hemen ardından Fransızların ilk birliklerinin Menbiç'e ulaştığı da basına yansıdı. Eğer Trump Pentagon'a söz geçirebilirse[2] ya da Trump kararından dönmezse bu adımlarla Suriye'deki değişimin ayrıntıları da anlaşılıyordu: Amerika, Suriye'yi fiilen terk ediyor; onun yerini Fransa alıyordu.[3]

Türkiye, Rusya ve İran arasında liderler düzeyinde 4 Nisan'da gerçekleşen Ankara zirvesinin arifesinde yaşanan bu değişim, iki sorunun cevabı etrafında analiz edilebilir:

1. ABD, Suriye sahasını neden fiilen terk etmek istiyor?

Obama'nın başkanlığı, Hillary Clinton'ın dışişleri bakanlığındaki ABD, uzun bir süre Suriye konusuna dışarıdan diplomasi üzerinden, içeride ise ilişkili olduğu gruplar üzerinden dolaylı olarak müdahil oldu. ABD, Suriye savaşına dışarıdan Clinton ve diğer yetkililer aracılığıyla müdahale ederken cephede Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar üzerinden grupları yönlendirerek savaşın içinde bulundu, zaman zaman Türkiye ile de projeler yürüttü. Obama'nın başkanlıktan ayrılma sürecinde ise ABD, PYD ile geliştirdiği çok yönlü ilişkileri kullanarak bizzat sahaya indi.[4]

23 Eylül 2015'te Obama tarafından ABD'nin DEAŞ ile mücadele Özel Temsilcisi olarak atanan McGurk, göreve başladıktan hemen sonra PYD yetkilileri ile göründü; DEAŞ ile mücadele adı altında Suriye savaşına fiili olarak müdahale etti. ABD'nin PKK'yi terör örgütü olarak tanımasından ve Türkiye'nin McGurk'ın çalışmalarına duyduğu tepkiden dolayı Suriye'de ABD denetimindeki yapıyı genişletme amacıyla, sembolik de olsa içinde Arap ve Suryanîlerin de yer aldığı SDG kuruldu.

ABD, bu süreçten sonra Türkiye'yi sahadan uzak tuttu; Suriye'de görünürde DEAŞ karşıtı operasyonları SDG'yi kullanarak gerçekleştirdi. DEAŞ'ın Suriye'deki başşehri Rakka da SDG'nin öne çıktığı güçler tarafından alındı.

ABD'nin dışarıya yansıdığı kadarıyla sahada yaklaşık 2000 asker bulundurduğu hesaba katılırsa Suriye'de büyük kazanımlara ulaştığı düşünülebilir. Buna rağmen ABD'nin Suriye'den çekilmesi zihinlerde soru işaretleri bıraktı.

ABD'nin ekonomisini içeriyi güçlendirmek için yönlendirmek isteyen Trump'ın söylemine bakılırsa ABD, tamamen ekonomik nedenlerle Suriye'den çekiliyor.

“Suriye'den dönmenin vakti geldi, bunu ciddi düşünüyorum. ABD'nin Suriye'deki varlığı ciddi külfet” diyen Trump, “ABD'nin Suriye'de bir süre daha kalması ricasında bulunan” Suudili yetkililere “Suriye'de kalmamızı istiyorsanız parasını ödemeniz gerekecek” cevabını verdi.[5]

İlgili haberlere göre Trump, bu karara uzun süre önce varmış ancak sahadaki ABD askerleri ile birlikte ekibi de buna karşı çıkmıştır. Nitekim eski Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, ocak ayında Stanford Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada ABD'nin Irak'tan erken çıkarak yaptığı hatayı Suriye'de tekrarlamayacağını savunmuştur. Tillerson, Suriye'den çekilmemenin gerekçesini ise İran'ın Suriye'deki etkinliğiyle açıklamıştır.[6] ABD'nin mevcut Savunma Bakanı Jim Mattis'in de Suriye'den çıkmaya karşı olduğu biliniyor.[7]

Dışarıya yansıyan bu çelişkiye rağmen Trump'ın Suriye'den çekilme kararı almasının makro ve mikro sebepleri şu şekilde ifade edilebilir.

Kararın altındaki ilk makro etken, ABD'nin Trump dönemde içeriye yönelmesidir. Trump, ABD'nin dışarıdaki operasyonlardan dolayı yıprandığını, kendisini içeride yenilemediğini düşünüyor. Trump, ABD'nin dışarıdaki işlerinin bir kısmını kendisiyle ilişkili diktatör ve krallara bırakmak istiyor. Trump yönetimi, gittikçe zayıflayan Avrupa'nın da “ABD adına” sahada bulunması için projeler geliştiriyor. Dolayısıyla sadece Suriye'de değil, ABD'nin yer aldığı bütün sahalarda bundan sonra vekâlet sistemi ve Avrupa'dan yararlanması beklenmelidir.

Kararın altındaki ikinci makro etken, Trump yönetiminin Obama'nın liberal politikaları sürecinde “yeterince güçlendirilen azınlıkları ihmal etmeden” hâkim toplumlarla çalışmayı daha kârlı bulmasıdır. Türkiye'nin sahaya fiili olarak dâhil olması ve Menbiç konusundaki kararlılığını Cumhurbaşkanının dilinden ifade etmesi, Suriye sahasında Türkiye ile ABD'nin fiili olarak karşı karşıya gelmesinin yolunu açtı. Trump yönetimi ise söz konusu politika doğrultusunda ilk günden bu yana Türkiye ile PYD arasında kaldığında ve Türkiye, bu doğrultuda ilişkileri zorladığında Türkiye'yi PYD'ye tercih etmiştir. ABD'nin Afrin'de PYD'yi dolaylı olarak destekleyerek operasyonu uzatsa da fiili olarak Türkiye'nin karşısında durmaması bu politikanın açık bir yansımasıdır. Anlaşıldığı kadarıyla Türkiye'nin Menbiç, Tel Abyad ve hatta tüm Kuzey Suriye'yi kapsayacak şekilde operasyonu genişleteceği yönündeki kararlı beyanatları, Trump'ın kararına yol açan en önemli etkenler arasındadır.

Trump'ın kararının mikro etkenleri ise ABD'nin Suriye sahasına yabancı olmasıyla ilgilidir. Sykes-Picot'ta Fransa'ya bırakılan Suriye, eski bir Büyük Britanya sömürgesi değildir; dolayısıyla Suriye ABD'nin etkinlik sahasının dışında kalmıştır. Elli yıla yaklaşan (1970) iktidarı ile BAAS yönetimi de ABD'yi ısrarlı bir şekilde Suriye'nin dışında tuttu.

ABD karşıtlığı, Suriye'de bütün unsurların karakteristik özelliklerindendir. ABD, PYD ile temas sürecinde bu karşıtlığı aşmak için uzun uğraşlar verdi ve muhtemelen ancak Türkiye'deki unsurları devreye koyarak HDP üzerinden PYD ile buluşabildi. Bu durumun ABD açısından ne kadar büyük bir soruna yol açacağı tartışılır olsa da ABD, kendisini Suriye'de Irak veya Afganistan'da olduğu kadar rahat hissetmiyordur.

Trump'ın kararının arkasındaki son etken ise ABD'nin burada büyük askeri üsler kurup büyük kazanımlara ulaşırken sorunun riskli yanını üstlenebilecek bir güç bulabilmesi, daha açık bir ifadeyle Fransa'nın onun Suriye'deki saha rolüne talip olması ya da ikna edilmiş olmasıdır.

2. Fransa neden Suriye'ye fiilen müdahil oldu?

Fransa'nın Suriye'de yer almak istemesinin birkaç nedeninden söz edilebilir. Bu nedenlerin bir bölümü, Fransa'nın genel ve güncel dış politikası ile ilgilidir. Diğerleri Fransa'nın İslam dünyası ve Suriye ile ilgili geleneksel yaklaşımıdır.

Dünyanın büyük güçleri arasında yer almayı hep bir ideal haline getiren Fransa, II. Dünya Savaşı'ndan sonra Soğuk Savaş boyunca Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde veto hakkına sahip olması, nükleer gücü ve Avrupa Birliği içindeki konumuyla müttefiki ABD'den hep ayrı hareket etmeye çalıştı. Savaş sonrası Fransa'nın dış politikasını General Charles De Gaulle belirlemişti. De Gaulle'ün temel amacı ülkesini yeniden etkili bir güç haline getirmekti. Fransa, bu doğrultuda “Batı'nın sorun çıkaran ülkesi” olmaktan çekinmedi. Soğuk Savaş'tan sonra da ABD'nin tek kutuplu bir dünya kurma projelerine karşı durmaya çalıştı. Ancak ABD karşısında duramadı ve “tıpkı Soğuk Savaş'ta olduğu gibi Soğuk Savaş sonrasında da Fransa ikinci sınıf tren biletiyle birinci sınıf kompartımanda yolculuk yapan sorunlu ülke görünümünü sürdüren” bir güç olarak görüldü.[8]

Fransa, Nicola Sarkozy döneminde De Gaulle'ün “etkili güç olma” politikasını yeniden dillendirdi. Sarkozy 23 Eylül 2008'de BM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada “Elde ettiğimiz bütün başarıların, geçirdiğimiz bütün krizlerin etkisiyle yeni bir dünya doğmaktadır. Bu yeni dünyayı beraberce inşa etmeliyiz.” ifadelerini kullanmıştı. Bugünlerde yolsuzluk dosyaları ile mahkemeye sevk edilen Sarkozy, aynı konuşmasında “Avrupa savaş istemiyor, medeniyetler savaşı istemiyor, din savaşları istemiyor, soğuk savaş istemiyor, Avrupa barış istiyor ve istendiği zaman barış her zaman mümkündür” sözleriyle Fransa'nın dünya düzenine ortak olmak isterken ABD ile uyuşmayabileceğini ifade etmeye çalışmıştı.[9]

Ne var ki aradan geçen sürede Fransa, kendini toparlayamadı. Mayıs 2017'de yapılan seçimlerde ise Fransa'nın kendisini yeniden toparlaması talepleri doğrultusunda üzerinde uzlaştığı Macron, Cumhurbaşkanı seçildi.

Büyük bir siyasi portre olarak görülmeyen Macron, seçildikten hemen sonra yaptığı açıklamada Fransa'nın tarihsel kibri içinde büyük ideallerini vurgularken ABD ile uyum içinde olacağının işaretlerini verdi. Macron, 29 Ağustos 2017'de Fransa'nın Büyükelçiler Toplantısı'nda dış politika önceliklerini güvenlik, bağımsızlık ve etki kavramları çerçevesinde değerlendirdiğini belirtip, “Bence en önemli önceliğimiz terörizmle savaş olmalı.” dedi. Aynı konuşmada Macron, Afrika'ya ilgilerinin devam edeceğini belirtirken DEAŞ'ın düşmanları olduğunu vurgulayarak Irak ve Suriye'de barışın sağlanması Fransa için hayati bir önceliktir” ifadesini kullandı.[10] Bu açıklamaları, Fransa'nın “ABD ile uyumlu aktif dış politika”ya geçtiği şeklinde yorumlamak kesin olarak gerçekçidir.

Fransa, İslam dünyasına ise Napolyon'un Mısır seferlerinden (1798-1801) bu yana hep Haçlı mantığı ile yaklaşmıştır. Fransız politikacıları, “İslam dünyasını hep Avrupalı büyük bir gücün sömürgeci ve emperyal politikaları ve Haçlı zihniyeti çerçevesinde algılamıştır.” I. Dünya Savaşı'nda İslam dünyasını istila eden iki büyük güçten biri olan Fransa, II. Dünya Savaşı'ndan sonra De Gaulle'ün güçlü bir Fransa politikası doğrultusunda İslam dünyasındaki eski istila alanlarını kontrol altına alma politikasını yürüttü. De Gaulle tarafından “Fransa'nın Arap politikası” olarak tanımlanan Fransa'nın İslam dünyası siyasetinin esaslarını “Arap dünyası liderleri ile dostane ilişkiler, Fransız diplomasinin desteklediği etkinlikler ve iki kutuplu uluslararası sistemin süper güçleri arasındaki dengeden yararlanarak ABD'nin hegemonik etkisini kırma yönündeki politikalar” oluşturmaktadır.  Fransa 1967 Arap-İsrail savaşı öncesinden başlayarak ABD tarafından “Ortadoğu”ya yönelik izlenebilecek olası “monolitik politikalar”a da gücü ölçüsünde karşı durmaya çalışmıştır.[11]

19. yüzyılda milliyetçilik ve sekülerizmi İslam dünyasında yayarak kendisine bağımlı elit bir sınıf yetiştiren Fransa, 20.yüzyılda ulusalcı sosyalizm ve sekülerizmi yayarak etkili oldu. Ama ulusalcı sosyalizmin gerilemesi ve Habib Burgiba, Hafız Esad, Saddam Hüseyin, Ali Abdullah Salih gibi liderlerin politik denklem dışında kalmaları Fransa'nın İslam dünyasındaki bağlarını zayıflattı. Fransa, hâlen büyük bir ekonomiye sahip olsa da bu realitede kendisini İslam dünyasında ABD ile çalışmak zorunda görmektedir. Son yıllarda Arap İslam âlemi kökenli örgütlerin Fransa'da gerçekleştirdikleri tedhiş eylemlerinin oluşturduğu atmosferle birlikte Fransa, kendisini ABD'nin “terör karşıtlığı” adı altında yürüttüğü İslam dünyası karşıtı politikaların fiili olarak içinde bulmaktadır.

Suriye sahasında ise Fransa, en eski Batılı güçtür. Haçlı ordularının en önemli gücünü Fransızlar oluşturuyordu. Nitekim Müslümanlar, Haçlılar için “Frank” tabirini kullanıyorlardı. Doğu Akdeniz'deki Frank varlığı, Zahir Baybars'ın (ö. 1277) 1268-1272'de Haçlıları yenmesiyle son bulmuştu.

Fransa, “Son Haçlılarla” birlikte terk ettiği Suriye sahillerine misyonerlik faaliyetleri üzerinden 17. yüzyıldan itibaren yerleşmeye başladı. Zamanla Osmanlı'nın kapitülasyon politikasını suistimal ederek başta Lübnan'daki Hristiyan azınlıklar olmak üzere Suriye'nin farklı unsurları ile ticarî ilişkilerin yanında kültürel ve siyasî ilişkiler de kuran Fransa, 19.yüzyılda Osmanlı'nın zayıflamasından da yararlanıp Doğu Akdeniz sahillerinin önemli bir gücüne dönüştü.[12]

Avrupa'nın Haçlı tecrübesiyle edindiği “Müslümanları bölerek yenme” politikasını milliyetçiliği yayarak sürdüren Fransa, Arap milliyetçiliğinin önemli isimlerini Lübnan ve Suriye'de yetiştirdi. Fransa, Sykes-Picot anlaşmasında yapılan paylaşımla ise (1916), 1918'den sonra Suriye'ye istilacı olarak yerleşti.

Suriye'yi istila sürecinde “ümmet bakiyesi Suriye'si” olarak tarif edilebilecek Suriye Arapları ve Kürtleri ile anlaşamayan Fransa, Hristiyan ve Nusayrileri “Suriye ulusu” içine alarak Suriye'de tutunmaya çalıştı. Ümmet bakiyesi Suriye, Fransa'ya karşı savaşırken aralarında Hafız Esad'ın dedesi Süleyman Esed'in bulunduğu bir grup Nusayri, II. Dünya Savaşı'nın eşiğinde olan Fransa'nın Suriye'den çekilmemesi için Fransa Başbakanı Leon Blum'a bir mektupla başvurdu. 15 Haziran 1936 tarihli mektup, 2012'de Suriye'nin BM Temsilcisi Caferi'nin Fransa'ya yönelik ithamları üzerine Fransız Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlandı. Mektupta Esed ve diğer Nusayri liderler, “Nusayriler Suriye'ye olan bağlılıklarını reddediyorlar, Fransız koruması altına girmek istiyorlar.” ifadesine yer vermişlerdir. Söz konusu liderler, “Müslüman olmayan herkese karşı Arap Müslümanların göbeğinde gömülü olan nefret ve fanatizm ruhu sürekli olarak İslam dini tarafından beslenmektedir. Durumun değişeceğine dair bir umut yok. Bu nedenle görev süresinin (Fransız mandasının) ortadan kaldırılması, düşünce ve inanç özgürlüğünü yok edecek; Suriye'deki azınlıkları, ölüm ve imha tehlikelerine maruz bırakacaktır.”[13] ifadesiyle Fransa'yı Suriye'deki Müslüman çoğunluğa karşı dayanak olarak öne sürmüşlerdir.

Fransa Suriye'yi terk ederken Fransızların güçlendirdikleri Nusayri ve Hristiyan azınlıklar, modern Suriye denkleminde güçlü bir şekilde yerini aldı.[14] Bu azınlıklar, Fransızların himayesinde Araplar ve Kürtler arasında ulusalcı sosyalizm üzerinden taraftarlar bularak etkinlik alanlarını güçlendirdiler. Bu durum, Fransız Sorbonne mezunu Mişel Eflak'ın kurduğu (1947) BAAS Partisi'ne Suriye'de iktidarın yolunu açtı (1970).[15]   

BAAS Partisi iktidarı ile Suriye Araplarını etkisi altına alan Fransa, Suriye'de Kürtleri mağdur eden asıl güç olduğu hâlde Şam yönetimi karşıtı Kürt muhalefetini de milliyetçilik, sekülerizm ve ulusalcı sosyalizm üzerinden kontrol etti.[16]

Kürtler, 1970'lı yıllardan sonra Fransa'nın desteğindeki BAAS Partisi eliyle hızla sekülerleştirilip sosyalistleştirildi. Seküler Kürt elitler üzerinde etkili olan, Paris'te yerleşik Kürt Enstitüsü, Fransa'nın laik Kürtler üzerindeki etkisinin hem simgesi hem araçlarından biridir.  1983'te kurulan bu enstitü, seküler bir Kürt kültürünün Fransız kültürü üzerinden oluşması için anahtar bir görev görmektedir.

 PKK ise 1979'da Öcalan'ın Suriye'ye kaçmasıyla Fransa'nın etki alanına girdi. O tarihten sonra PKK'nin adı Fransız İstihbaratı ile sıkça anıldı.

PKK, Türkiye'ye karşı ilk eylem hazırlıklarını Fransa'nın etki sahasındaki Suriye ve Lübnan'da yaptı. Aynı dönemde Fransız istihbaratının buluşturmasıyla ASALA ile bir araya geldi, sonradan yolları ayrılsa da PKK ilk eylemlerini ASALA'nın tecrübesiyle gerçekleştirdi.

PKK'nin önemli isimlerinden Mehmet Şener, PKK'yi bölerek PKK Vejin'i kurmak istedi. Ama Şener, 1 Kasım 1991'de Suriye'nin Kamışlı ilçesinde Suriye istihbaratının da katkısıyla infaz edildi. Olayın yaşandığı dönemde Fransız istihbaratının Şener'in katliyle ilgisi konuşulmaktaydı.

Türkiye, 1993'te Turgut Özal'ın liderliğinde PKK'yi silahsızlandırma çalışmalarında yol almışken 24 Mayıs 1993'te bir grup PKK'li Elazığ-Bingöl yolunu kesip 33 silahsız askeri katletti. Söz konusu olayda da resmi ağızlardan olmasa da Fransız istihbaratının rolü gündeme geldi.

Türkiye “Çözüm Süreci” adını verdiği Kürt sorununu çözme yönünde yol alırken PKK kadrolarının önde gelen isimlerinden Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez birlikte 9 Ocak 2013'te Paris'te öldürüldü. Sakine Cansız'ın aslında Mehmet Şener grubu içinde yer aldığı hatta bir süre Şener'le yaşadığı iddia edilmiştir. Cansız ve ekibini öldüren Ömer Güney cezaevinde tutulurken henüz hâkim karşısına çıkmadan Aralık 2016'da Paris Pitie-Salpetriere Hastanesi'nde esrarengiz bir şekilde öldü.[17] Cansız eyleminin zamanlaması ve eylemi gerçekleştiren Güney'in ölümü, eylemin Fransız istihbaratı tarafından gerçekleştirildiği iddialarını güçlendirdi.

Fransa istihbaratının PKK'nin Avrupa'daki diğer üst düzey yöneticileri ile de sıcak temas içinde olduğu bilinmektedir.[18]

Fransa, Suriye sahasında Cenevre süreci dışında genelde etkisiz kaldıysa da PYD ile baştan beri temas hâlindedir. Konuyu Türkiye ile ilişkileri de göz önünde bulundurarak yöneten Fransa, PYD'nin Cenevre sürecine katılmayacağını duyuran ülkelerden biridir. Ama Afrin Zeytindalı Operasyonu sırasında Fransa, tutumunu Türkiye karşıtı olarak belirledi. Fransa, 22 Ocak 2018'de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin genelde Suriye ama özelde Afrin konusunu görüşmek üzere toplantıya çağırdı.[19] Fransa, bu çağrısına karşılık olarak gerçekleştirilen toplantıda umduğu sonucu alamadıysa da muhtemelen bu çağrısını PYD ile yeni bir ilişki süreci başlatmak için kullandı ve Afrin operasyonu boyunca ABD'nin Afrin operasyonuna doğrudan müdahale etmeme kararını ihlal etmeden PYD yanlısı açıklamalar yaptı.

Fransa, PYD ile görüşmelerini sürdürürken BAAS Partisi ile de iletişimini bitirmiş değildir. Fransa'nın Adnan Sadeddin (ö. 2013)  gibi Suriye İhvan-ı Müslimin hareketinden kimi isimlerle son döneme kadar yakın ilişkisi vardı. Aynı şekilde Lübnan Hizbullah'ı ile Fransa arasında da Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn üzerinden temas kurulabildiği bilinmektedir. Zira yüzyıllar sonra Lübnan azınlıklarını Lübnan'da yönetime katan güç Fransa'dır.[20]

ABD, bu olanaklara sahip Fransa'yı sahaya sürerek Suriye'de kendi çıkarlarını korurken Batı'nın tasarladığı parçalı ve seküler bir Suriye'nin Fransa'nın desteğiyle kurulabileceğini umuyor olmalıdır.

 

SONUÇ

ABD, yabancı olduğu Suriye sahasında kendi varlığıyla tutunamadığından rolünü, sahayı daha iyi tanıyan Fransa'ya devretmek istemektedir. Bu devri -gerçekleşmesi durumunda- ABD'nin Suriye sahasından çekilmesi olarak değil, PYD üzerindeki etkinliğini bütün Suriye'ye yaymak için bulduğu bir ara çözüm olarak düşünmek daha doğrudur. İleriki dönemde yaşanacaklar için durum belirsizliğini korumakla birlikte, ABD'nin SDG'ye teslim ettiği bölgedeki üslerini koruyacağı ama Fransa işbirliğiyle bütün Suriye üzerinde etkinlik kurma çabasını sürdüreceği söylenebilir.

PYD, ABD gibi güçlü bir hamiyi tam kaybetmemekle birlikte Fransa himayesine de terk edilme gibi bir durumla karşı karşıyadır. ABD'nin PYD'ye mahkûmiyetine karşılık, Suriye'de seçenekler geliştirme olanağına sahip Fransa himayesinde PYD'nin rolü bundan sonra küçülecektir. Fransa, Suriye'de Hristiyan, Nusayri ve Arapları da içine alan bir yapıyı temsil edecek bir formül geliştirmenin yolunu arayacaktır. PYD'nin rolünün küçülmesinden dolayı Türkiye'yi kısmen teskin edeceği düşünülen bu formül, aynı zamanda Suriye'yi Türkiye-İran-Rusya ittifakına bırakmamaya dönük geliştirilecektir.

Fransa'nın Suriye sahasına güçlü bir şekilde inmesi durumunda Türkiye, Rusya ve İran üçlüsünden özellikle Türkiye ve Rusya, bir dizi problemle karşı karşıya kalacaktır. Çünkü ABD-Fransa ortaklığı, öncelikle Türkiye ve Rusya'yı Suriye sahasından çıkarmaya dönük olacaktır. Söz konusu ortaklığın, İran konusunda da aynı kararlılıkta olması durumunda saha hâkimiyeti kurması güçleşecektir. Bundan dolayı muhtemelen ABD-Fransa ittifakı, Fransa'nın bağlarını kullanıp İran'ın Suriye sahasındaki müttefiklerini iktidar içinde tutarak İran'ı sakinleştirme yoluna gidecektir. İran'ın bunu nasıl karşılayacağı ise zamanla anlaşılacaktır.

Görüldüğü üzere uluslararası güçlerin çekişme alanı hâline gelen Suriye'nin toparlanması kolay görünmemektedir. Ancak Suriye sorunu, çözümsüz de değildir.

Bu çözüm, Suriye'nin, aslî unsurunun öne çıktığı ama Kürtler, Nusayrîler ve Hristiyanlar gibi unsurların ikna olacakları bir şekilde yeniden inşa edilmesiyle mümkündür. Bunun için Suriye'nin büyük unsurunun uç grupların etkisinden çıkıp siyasî sahada yeniden görünmesi zorunluluk teşkil etmektedir. Söz konusu unsurun birliğinin sağlanması ve bu birlik hâlindeki unsurun, Suriye'nin büyük geleceğini göz önünde tutacak bir uzlaşı noktasına gelmesi, Suriye'nin mevcut durumdan kurtulmasının en sağlıklı ve kolay yolu olarak görünmektedir.

 

Analizimize PDF Formatında Ulaşmak İçin Tıklayınız.


[2] Son dönemde Trump ile Pentagon'un ne denli uyumlu çalıştığı tam olarak anlaşılamamaktadır. Nitekim Pentagon sözcüsü, Suriye'den çekilme ile ilgili haberleri “dedikodu” olarak nitelendirmiştir. Bununla birlikte analizimiz Trump'ın çekilme kararını uygulayacağı varsayımıyla yazılmıştır.

https://tr.sputniknews.com/abd/201804051032926955-pentagon-abd-suriyeden-cekilme-iddialari-dedikodu/  Erişim Tarihi: 07.04.2018

[4] “BAAS Rejimine Bağlılıktan ABD Bağımlılığına: PYD”, http://sdam.org.tr/haber/94-baas-rejimine-bagliliktan-abd-bagimliligina-pyd/  Erişim Tarihi: 07.04.2018

[8] Melek Fırat, “Soğuk Savaş Sonrasında Fransa'nın Dış Politikası”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 64-1.  

[9] İlter Türkmen, “Fransa'nın Dış Politikası”, http://www.hurriyet.com.tr/fransa-nin-dis-politikasi-10014339

Erişim Tarihi: 07.04.2018

[11] Neziha Musaoğlu, “Fransa'nın Ortadoğu Politikaları”, Sakarya Üniversitesi, Ortadoğu Yıllığı, 2006.

[12] İlber Ortaylı, 19. Yüzyıl Sonunda Suriye ve Lübnan Üzerinde Bazı Notlar”, Osmanlı Araştırmaları IV, Enderun Yayınları, İstanbul 1984; Olcay Özkaya Duman, “Lübnan'da Maruni Dürzi Çatışmaları Ve Osmanlının 19.Yüzyıl Orta-Doğu Siyaseti”, http://sbed.mku.edu.tr/article/viewFile/1038000584/1038000377; Ertuğrul Acartürk ve Ramazan Kılıç, “Osmanlı Devletinde Kapitülasyonların İktisadi ve Siyasi Perspektiften Analizi”, H.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 29, Sayı 2, 2011, s. 1-21; Kemal Saylan, “Hüseyin Rıza Paşa'nın 1888 Tarihli Layihasına Göre Suriye-Lübnan Bölgesi'nin Sorunları ve Çözüm Önerileri”, A. Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi [TAED] 54, Erzurum 2015.

[14] Ömer Osman Umar, “Suriye'de Fransız Emperyalizmi”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 12, Sayı: 1, Sayfa: 297-310, Elazığ 2002.

[16] Abdulkadir Turan, “Batı Türkiye ve İslam”, Dua Yayıncılık, 2015 İstanbul, s. 151-156.

[20] “Geçmişin Yükü Altında Ezilen Ülke: Lübnan” http://sdam.org.tr/haber/121-gecmisin-yuku-altinda-ezilen-ulke-lubnan/  Erişim Tarihi: 07.04.2018

 



Yorumlar Yükleniyor..
DİĞER TÜM YAZILAR
Kategoriye ait diğer yazılar
Yavuz Selim Mah. Mehmetçik Sokak. No:71/2 Esenler - İSTANBUL  Email: sdamstrateji@gmail.com
Tüm Hakları Saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.