Meşrutiyet Dönemi İslâmcılarının Tarihsel Tecrübeleri Işığında “Seçim İttifakları”
GÜNDEM YORUM - 26.04.2018 17:19
“Türkiye'de halkın desteğini alarak memleketi yönetmeye talip olabilecek kalibrede aday çıkarabilecek tek kesim İslâmcılardır” kabulü bile başlı başına bir başarıdır. Dolayısıyla seküler kesimlerin içerisinde bile, “Ancak İslâmcı bir aday zafere ulaştırır” önermesinin tartışılıyor oluşu sosyolojik olarak yabana atılacak cinsten bir hadise değil.

Süleyman TOPALOĞLU

16 Nisan referandumunda kabul edilen sistem değişikliğinin bir neticesi olarak seçimlerde yapılacak “siyasî ittifak” girişimleri, Türkiye'nin siyasi atmosferinde merkezi bir konum elde etmeye başladı. Alınan erken seçim kararı sonrası siyasetin yoğun temposunun da daha çok ittifaklar üzerinden şekillendiği gözleniyor. Yeni sistemin ana kontrol mekanizması olan Cumhurbaşkanlığı makamını elde etmek için %50+1'e ihtiyaç duyulması, siyasal yelpazede karşıt kutuplarda yer alan tarafların gönülsüz de olsa birlikteliklerini gerekli kılıyor. Bu durumda İslâmcı bir gelenekten gelen ve 15 yıldır siyasi iktidarı elinde bulunduran Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti'ye karşı muhalefetin hangi adaylarla alternatif olmaya çalışacağı kamuoyunda merak konusu.

Erdoğan'a karşı aday olabilecek isimler arasında zikredilen bazı isimlerin Erdoğan ile aynı siyasi gelenekten geldikleri hatta bazılarıyla AK Parti'yi beraber kurdukları bilinen bir durum. Dolayısıyla Türkiye'deki “siyasal İslâmcı”lığın önemli simalarının karşı karşıya gelme durumları söz konusu. Söz konusu senaryo hangi oranda gerçekleşir bilinmez ancak konunun ciddi şekilde gündeme gelmesinin bile Türkiye İslâmcılığının geleceği açısından önemli neticeleri olacaktır. Evvela olumlu bir neticeyi zikrederek başlayalım: “Türkiye'de halkın desteğini alarak memleketi yönetmeye talip olabilecek kalibrede aday çıkarabilecek tek kesim İslâmcılardır” kabulü bile başlı başına bir başarıdır. Dolayısıyla seküler kesimlerin içerisinde bile, “Ancak İslâmcı bir aday zafere ulaştırır” önermesinin tartışılıyor oluşu sosyolojik olarak yabana atılacak cinsten bir hadise değil.

Olumlu bir neticenin ardından gelelim meselenin yoğun endişeler barındıran olumsuz sonuçlarına... Bu sonuçları güncel-sosyolojik bir perspektiften ifade etmek mümkün ancak tarihsel-sosyolojik bir zaviyeden okuma yapmanın daha isabetli olacaktır. Bu nedenle Meşrutiyet Dönemi İslâmcılarının, dönemin yönetim erki Sultan II. Abdülhamid ve rejim muhalifi olan İttihat ve Terakki Cemiyeti'yle olan ilişkilerine dair bazı çıkarımlarda bulunulabilir. Şüphesiz güncel siyasal durum-aktörler ile Meşrutiyet Dönemi genel politik durum-aktörler açısından birçok farklılık mevcut. Ancak yine de bazı benzerliklerden hareketle genel değerlendirmeler yapılması mümkün. Ayrıca söz konusu çıkarımlar dönemin birçok önde gelen İslâmcı siması için geçerli olmasına rağmen, aynı zamanda politik bir özne olması hasebiyle, “Said Halim Paşa” özelinde değerlendirme yapmak daha makul görünmektedir.

Said Halim Paşa, Osmanlı'nın son döneminin önemli fikir ve siyaset adamlarındandır. 1863'te Kahire'de doğmuş olan Said Halim Paşa, Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın torunu, vezir Abdülhalim Paşa'nın da oğludur. Dedesi ve babası gibi siyaset adamı olmak üzere yetiştirilmiş; İsviçre'de siyasal bilimler, felsefe ve hukuk eğitimi almıştır. Arapça, Farsça, İngilizce ve Fransızca olmak üzere dört dil bilmekteydi. Said Halim Paşa, eğitiminin ardından Payitaht'a döndükten sonra, II. Abdülhamid tarafından kısa süre içerisinde dönemin en önemli nişanları kendisine layık görülmüş, önce Şura-yı Devlet (Danıştay) azalığına atanmış, daha sonra 36 yaşında “Rumeli Beylerbeyliği” pâyesine yükseltilmiştir.

Buraya kadar her şey normal görünüyor ve entelektüel bir İslâmcı aydının başarılı yükseliş hikâyesini yansıtıyor. Ancak bu noktadan sonra bazı “karanlık ellerin” devreye girmesiyle İslâmcı bir Sultan ile memleket işlerinin sağlıklı icrasını sağlayacak dinamik bir zihnin arası açılıyor. Dönemin yaygın vakası olan “jurnallemeler” marifetiyle Said Halim Paşa'nın yalısı basılıyor ve kendisi “muhalif neşriyatı” bulundurmak suçlamasıyla görevden azledilip Mısır'a sürgüne gönderiliyor. Basılan yalıda muhalif neşriyata dair bir delil bulunamadığı da bir kenara not düşülmeli.

Haksız ithamlarla ve rencide edici bir usulle Mısır'a gönderilen Said Halim Paşa, “muhalif kampa itilme sonucunda” İttihat ve Terakki Cemiyeti mensuplarıyla irtibat kurarak Cemiyet'e maddi ve fikri yardımlarda bulunuyor. Yardımlar ve fikir teatileriyle başlayan süreç daha sonra “siyasal bir ittifaka” evriliyor. Bu siyasal ittifak, Said Halim Paşa'yı önce Cemiyet'in umum kâtipliğine (genel sekreterlik), daha sonra 1913'teki “Babıâli Baskını” neticesinde kurulan yeni hükümette Hâriciye Vekilliğine (Dışişleri Bakanı), en son ise hem İttihatçı hükümetin Sadrazamlığına (Başbakanlık) hem de siyasi parti hüviyetine bürünen İttihat ve Terakki'nin Genel Başkanlığı'na taşıyor.

Şaşırtıcı değil mi? Said Halim Paşa gibi İslâmcılığı aşikâr olan bir ismi İttihatçılar neden en kritik mevkilere getirdi? Ya da tersten soracak olursak, Said Halim Paşa gibi mümtaz bir şahsiyet, nasıl İttihatçıların içinde bulundu? Bu soru, Mehmet Akif Ersoy, Said Nursî ve Elmalılı Hamdi Efendi gibi simalar için de geçerli sorular. Cevaben, birkaç genel-geçer husus dile getirilebilir. Esasen İslâmcı cephedeki güncel politik durumun da aşağıda ileri sürülen fikirler ışığında değerlendirilebileceği düşünülebilir.

“Siyasal İttifakın” İttihatçılar açısından izahına yönelik şunlar ileri sürülebilir:

  1. Cemiyet, kendisini uzun yıllar muhalefet olmaya kodlamıştı. İktidar olunca, “muktedir” olmanın önemli koşullarından olan yetişmiş insan unsuru zafiyetiyle yüzleşti. Bu noktada Said Halim Paşa gibi oldukça iyi eğitim almış, siyaset bilimi formasyonu bulunan, hem Batı'yı hem de İslâm dünyasını tanıyan bir simadan istifade etmek zaruret olarak görüldü.
  2. Batı dünyasıyla ilişkilerde, Paşa'nın Batı'da eğitim almış olmasının ve lisan bilmesinin işlevselliği önemli bir unsur oldu.
  3. Paşa iç siyasete yönelik olarak önemli bir imaja sahipti. Hem köklü ve saygın bir aileden gelmekteydi hem enfes bir yalıda ikamet eden varlıklı biriydi hem de Sultan II. Abdülhamid döneminde oldukça yüksek mevkilerde hizmetlerde bulunmuştu.
  4. Bu vasıflarına ek olarak hâlâ samimi bir dindar ve entelektüel bir İslâmcı olması, halk nazarında olumlu bir etkendi. Zira Cemiyet, içinde aktif bir damar olan “dinsiz zındıka komitesi”nin varlığı nedeniyle ciddi eleştirilere tabi tutulmaktaydı. Paşa gibilerinin vitrinde bulunuyor olması, iç kamuoyunda cemiyeti rahatlatır diye düşünülmüştü.
  5. Cemiyetin, “istibdat muhaliflerinin” çatı örgütlenmesi olarak öne çıkmasının sürdürülebilir olma niteliğinin önemli koşullarından biri, memleketin en önemli dinamiği olan İslâmcılık akımını savunanların cemiyet içerisinde pay almalarıydı. Dolayısıyla Cemiyet, “İslâmcıların kullanıldıkları” ya da cemiyetin İslâm'a zıt bir ajandası olduğu şüphesini bertaraf etmek için Said Halim Paşa gibi sembolik bir ismi en kritik mevkilere bile getirmekten çekinmedi.

“Siyasal İttifakın” Said Halim Paşa ve diğer İslâmcılar açısından izahı için ise şunlar ileri sürülebilir:

  1. “İstibdat” döneminin paranoyak temayülleri, özgür, özgün ve üretken İslâmcı simaların atılgan bünyelerinde olumsuz bir reaksiyona sebebiyet verdi. Söz konusu temayüller haksız ithamlara ve somut neticelere evrilince (Said Nursi'nin tımarhaneye atılması, Said Halim Paşa'nın Mısır'a sürülmesi vs.) İslâmcılarda ciddi bir tepkiselliğe neden oldu.
  2. O dönemde İslâmcıların entelektüel/siyasi birikiminin ve muazzam enerjisinin inkişaf edeceği tek örgütlü zemin İttihat ve Terakki Cemiyeti'ydi.
  3. Devleti kurtarmanın ve güçlü bir Ümmet Birliği tesis etmenin sistematik bir teşkilat yapılanmasından geçtiği İslâmcılar için malumdu. Bu nedenle Cemiyet'in araçsallaştırılarak ondan Devlet ve Ümmet lehine yararlanılması fikri ön plana çıktı.
  4. Cemiyet'in, bünyesinde İslâmcılar bulunmazsa tamamen dinsizlik cereyanına evrileceği endişesi baskın geldi. Söz konusu mümtaz simalar, varlıklarıyla materyalist/pozitivist kesimi ekarte edip Cemiyet'e esas rengini verebileceklerini düşündüler.
  5. Toplumda istibdat ve zulüm karşısında hürriyet isteyen, yapılan haksızlıklar nedeniyle sesini yükselten ve değişim talebinde bulunan yegâne kesimin materyalizm nosyonlu Batıcılar olarak görünmesinden kaynaklanan psikolojik bir yönelme de mevcuttu. Cemiyet içerisinde faaliyette bulunarak hürriyet mefhumunun Batıcı kesimin tekeline alınmasına müdahale etmeye gayret edildi.

Süreç içerisinde İslâmcı aydınlar, İttihatçıların gerçek yüzünü yakinen müşahede etti ve -bazıları açıktan beyan etmese de- II. Abdülhamid Dönemi'ni arar oldu. II. Abdülhamid ise siyasetten el çektirilerek ömrünün sonuna kadar ev hapsine mahkûm oldu.

Görüldüğü üzere, İttihatçılar İslâmcılardan kendi ikballeri ve gizli emelleri nedeniyle istifade etmeye çalışırlarken dönemin İslâmcıları ise “istibdadın” meclisi-müşavereyi önemsemeyen tutumunun etkisiyle fikirlerini ifade edecekleri ve uygulamaya sokacakları bir zemin arayışında olmuşlardır. Neticeye bakıldığında ise hem II. Abdülhamid tahttan indiriliyor hem de İslâmcı muhalifler çeşitli yollarla pasifize ediliyor. Yani İslâmcılar siyaseten topyekûn kaybediyor. Memleket ise Batıcılığı yegâne kurtuluş yolu olarak benimseyen bir kadronun insafına kalıyor.

İçiniz acıdı değil mi? Bir tarafta dünya tarihinde “siyasî deha” olarak anılan parlak politik figürlerden biri; diğer tarafta Batı'yı ve Doğu'yu kuşatabilecek engin bir tecessüse sahip kıymetli bir İslâmcı mütefekkir ve devlet adamı… İkisi de yaptıkları stratejik hatalardan dolayı ekarte oluyor, mücadele ettikleri emperyalist cephe ise kendilerinin çıkarlarına halel getirmeyecek kadroları piyasaya sürüyor.

Hem II. Abdülhamid ve yönetiminin “itme” hem de İslâmcı aydınların İttihatçı avına “düşme” durumları, günümüz güncel politik bağlamında önemli dersler ihtiva ediyor. Güncel politik konjonktür açısından ne gibi dersler çıkarılabilir? Türkiye İslâmcılığı, yaklaşık 100 yıl önce kendisini içinde bulduğu anlamsız dikotomik bölünmeyi tekrar mı yaşayacak? Bunun bilhassa İslâmcı gençler ve Türkiye'de ortada duran geniş kesimler üzerinde ne gibi negatif sonuçları olacak? Politik aktörlerin iktidarın cazibesi nedeniyle bu türden ince sosyolojik meselelere kafa yoracağı mümkün görünmemektedir. Ancak yine de bazı önerilerde bulunmakta fayda var.

Türkiye İslâmcılığının yüzyıl önce yaşadığı tarihsel tecrübeden çıkarılabilecek dersler şöyle sıralanabilir:

İktidarı elinde bulunduran taraf açısından;

  1. Adalet, meşveret, ehliyet ve liyakat gibi İslâmî siyasetin temel ilkelerini aşındırmamalı ve uygulanmasına itina göstermelidir.
  2. Yapıcı anlamda itiraz, eleştiri ve muhalefeti, kriminal düzlemde “ihanet, terör, dış güçlerle işbirlikçilik” gibi etiketlemelere başvurmadan soğukkanlılıkla dikkate almalıdır.
  3. İslâmî siyasetin öznelerinin farklı görüşlere ve usullere yatkın olması tehdit olarak değil rahmet olarak değerlendirilmelidir.
  4. Beraber yola çıkılan ya da aynı gelenekten beslenen kimselere karşı daha hoşgörülü bir yaklaşım tarzı benimsenmeli, onlar menfaatçi ve fırsatçı kimselerin insafına terk edilmemelidir.
  5. Rencide edici usullerle ve ucuz yaftalamalarla hizaya çekilmeye çalışılan her aykırı fert, süreç içerisinde “karşı safların bileşeni” hâline getirilir. Dolayısıyla yetenek, birikim ve özgünlüklerin değeri bilinmeli ve İslâmcı siyaset dairesinde değerlendirilmelidir.

“Muhalif” İslâmcılar açısından ise;

  1. Yanlış olarak değerlendirip itiraz ettiği hususiyetleri sabırla ve yapıcı bir yöntemle dile getirmelidir.
  2. Muhalifliğin gayesi salt cedelleşmek olmamalı, halis bir niyet taşımalıdır.
  3. Her ne olursa olsun ne kadar “itilirse itilsin”, kesinlikle art niyetli kesimlerin oyunlarına gelmemeli; iç ve dış şer odakları tarafından “kullanılma” ihtimali akıllardan çıkarılmamalıdır.
  4. II. Abdülhamid sonrası İttihatçıların memleketi nasıl felakete götürdükleri, vaziyetin hiç de iddia edildiği ya da beklendiği gibi iyi gitmediği, sonuçta muhalif İslâmcı kanadın netice elde etmek bir yana var olan kazanımlarını da yitirdiği gözden kaçırılmamalıdır.

Son olarak tekrar güncel politik gündeme dönülecek olursa; iktidardaki İslâmcı gelenekten gelen kimselere karşı yine İslâmcı gelenekten gelen partiler, şahıslar, yazarlar ve sanatçıların seküler kesimlerle ittifak etmesi, neden bu duruma gelindiği üzerinde kafa yorulması gerekir.

Bu noktadan sonra yukarıda zikredilen ilkeler etrafında ortak bir adayı, İslâmcıların topyekûn desteklemesinin oluşturacağı sinerji ile Türkiye, hem kendi iç sorunlarını çözecek hem de İslâm dünyası başta olmak üzere tüm insanlığa örnek model teşkil edecek taze bir medeniyet hamlesini ancak İslâmcıların yeni bir anlayış ve ittifak geliştirmesiyle gerçekleştirebilir.

Bu Gündem-Yorum Yazısına PDF Formatında Ulaşmak İçin Tıklayınız.



Yorumlar Yükleniyor..
Yavuz Selim Mah. Mehmetçik Sokak. No:71/2 Esenler - İSTANBUL  Email: sdamstrateji@gmail.com
Tüm Hakları Saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.