ABD İle Taliban Arasında Yapılan Antlaşma
GÜNDEM ANALİZ - 24.04.2020 18:40
Afganistan'da durum henüz açıklığa kavuşmamıştır. Çünkü ABD, güvenilir bir muhatap değildir ve Taliban dışındaki Afgan gruplarının da bu antlaşmayı nasıl karşılayacağı henüz belirsizdir.

GİRİŞ

Afganistan, İslam dünyasının Orta Asya'daki en önemli ülkelerinden biridir. İslam dünyası, Afganistan'ın Gazne şehrinde kurulan Gazneliler Devleti üzerinden Pakistan ve Bangladeş'in de içinde yer aldığı Hindistan sahasında varlık bulmuştur. Afganistan, jeopolitik konumuyla yüzyıllar boyu İslam'ın Orta Asya'daki en önemli kalelerinden birini teşkil etmiştir.

Sovyetlerin, güneye açılma, dolayısıyla Hint kıtasındaki İslam coğrafyasını istila etme girişimi Afganistan tarafından engellenmiş; Afganistan'daki yenilgi Sovyetlerin tarihe karışmasında hiç kuşkusuz etkili olmuştur.

Ne var ki Sovyetler Birliği gibi dünyanın o dönemdeki ikinci büyük gücünü yenen Afganistan, 1996'dan bu yana süren iç savaşla harap oldu ve bu iç savaş aynı zamanda dış güçlerin elini hep Afganistan'ın içinde tuttu.

1996'dan bu yana savaşın önemli bir tarafı, ülkenin en önemli etnik yapısı olan Peştunları da temsil eden Taliban ile Tacik, Özbek gibi Afgan grupları arasında ve o grupları destekleyen ABD arasında devam etmektedir. 11 Eylül (2001) vakasından bu yana ise ABD, savaşçı güç bulundurarak Afganistan'da Taliban'a karşı savaşta fiilen yer almıştır. ABD, o günden bu yana, içeriden ve dışarıdan aldığı desteğe, savaşta harcadığı ve artık bütçesini sarsan ekonomik olanaklara ve içinde Kur'an Kursu talebelerinin de bulunduğu binlerce sivilin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan ilkesiz/sınırsız savaşına rağmen Taliban karşısında hedeflerine ulaşamamıştır.

Nihayetinde ABD; Katar üzerinden Taliban ile görüşmelere ikna olmuş ve 29 Şubat 2020'de Katar'ın başkenti Doha'da ABD ile Taliban arasında Doha Antlaşması imzalanmıştır. Analizimizde, henüz sahaya nasıl yansıyacağı belirsiz olan bu antlaşma ele alınmıştır.

Afganistan'ın Yapısı ve Tarihi

Avrasya'nın güneydoğusunda yer alan Afganistan, kuzeyde Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan; doğuda Çin Halk Cumhuriyeti; batıda İran, Güneyde Pakistan ile sınırlarını paylaşmaktadır. Afganistan, bugünkü coğrafi konumu itibarıyla Orta Asya, Ortadoğu ve Güneydoğu Asya ülkeleri arasında önemli bir kavşak konumundadır. Sahip olduğu bu jeopolitik konumu sebebiyle tarihin farklı dönemlerinde doğudan batıya, güneyden kuzeye ve kuzeyden güneye geçmek isteyen devletlerin istilasına uğramıştır.

Afganistan, 652.864 kilometre karelik alanı ve savaştan kaynaklı verdiği yoğun göçe rağmen otuz milyonu geçen nüfusuyla merkezi Asya'nın en önemli ülkeleri arasındadır. Tamamına yakını dağlarla çevrili ülkede oldukça renkli bir etnik yapı ve nispeten sade bir dini yapı vardır. 2013 kayıtlarına göre ülke nüfusunun %42'sini Peştun; %33'ünü Tacik; %12'sini Özbek Türk; %9 Hazaralar; %4 Aymak; %2'sini Beluç ve %4'ünü diğer unsurlar oluşturmaktadır. Yakın bir döneme kadar etnik sorunların yaşanmadığı ülkede Peştunlar hâkim unsur olarak öne çıkmışlar, Tacikler de ülke yönetiminde söz sahibi olmuşlardır. Ülke nüfusunun yüzde yüze yakını Müslüman'dır. Yüzde sekseninden çoğu Hanefi mezhebine mensup, diğer kısımları ise Şii'dir. 1979'a kadar bir iç soruna yol açmayan mezhep ayrımı o tarihten bu yana ülke siyasetinin belirleyici etkenleri arasında yer almaya başlamıştır.

Tarihin eski devirlerinde Aryana, sonraki dönemde Horasan diye adlandırılan bugünkü Afganistan'ın temelleri 1747'de Ahmad Han Durani tarafından Kandahar'da atıldı ve 19. yüzyılın ilk yarısında, Hindistan üzerinden gelen İngilizlerin saldırısına uğradı. İngilizlerin bu ilerleyişini kendisine tehdit olarak gören Rusya, İngilizlerin önünü kesmek amacıyla 1879'da Afganistan'a ilerlemeye başladı. İki imparatorluk arasında kalan topraklarda Afganistan Devleti, Rusya ve İngilizler arasında tampon bir bölge olarak 1880 yılında ilan edildi. Afganistan'ın kuzey sınırları, 1887 yılında Rusya ve İngiliz himayesindeki Afgan Devleti tarafından belirlendi. 1893 yılında güney sınırları tespit edildi ve böylece kısa aralıklarla batı ve doğu sınırları İngiliz himayesinde belirlenerek bugünkü Afganistan şekillendi.

Afganistan şekillendikten bir süre sonra İngilizlerin himayesi altında varlığını sürdürdü. 3 Mayıs ve 3 Haziran 1919 tarihleri arasında İngiliz kuvvetlerine karşı sürdürülen savaşların ardından, 8 Ağustos 1919'da Ravalpindi Antlaşması ile İngilizler Afganistan'ın tam bağımsızlığını kabul ettiklerinde ülkenin başında Emanullah Han bulunmaktaydı. Emanullah Han “iyi bir öğrenim görmüş, dünyadaki gelişmelerden haberdar, yenilik taraftarı ve demokrat düşünceli bir lider olarak” öne çıktı. Hükümdar olur olmaz, hukuken Afganistan'ın iç ve dış meselelerinde tam bağımsız bir devlet olduğunu ilan etti.

Emanullah Han, ülkeyi bağımsızlığa kavuşturduktan sonra ikinci olarak ülkenin modernleşmesini hedefleyen hızlı bir reform programı hayata geçirdi. Bu modernizasyon sürecinden rahatsız olan reform karşıtları isyan etmeye başladılar ve bu isyanlar ve ayaklanmalar sonucu 1928 yılında Emanullah Han dönemi sona ermeye başladı. 

Beçei Sakav lakaplı Habibullah Kalakani, Emanullah Han'a karşı ayaklananlardan biriydi ve bu ayaklanma sonucu 7 Ocak 1929 yılında ülkenin yönetimini ele geçirdi. Beçei Sakav döneminde ülkedeki karışıklıklar daha da artmaya başladı. İngilizler tarafından desteklenen Muhammed Nadir Han, Afganistan'ın etnik gruplarından biri olan Peştulardan oluşan birlikleriyle Beçei Sakava karşı savaşa girip 13 Ekim 1929 yılında Beçei Sakav hükümetini sona erdirerek ülkenin yönetimini ele geçirdi. Muhammed Nadir Han 8 Ekim 1933'te bir suikast sonucu öldürüldü.

Muhammed Nadir Han'ın yerine 19 yaşındaki oğlu Muhammed Zahir iktidara geldi ve toplam kırk yıl iktidarda kaldı. 1973 yılında amcasının oğlu Muhammed Davut tarafından devrildi. Krallık sistemini devirerek yerine cumhuriyeti ilan eden Davut Han yönetimi, 1978 yılında komünist darbe ile son buldu.

1979 yılında Afganistan, Sovyet işgaline uğradı. Mücahit grupların işgale karşı başarılı direnişleri sonucunda, Sovyetler Birliği 1985'in ortalarına gelindiğinde bölgede binlerce asker kaybetmiş ve bu işgale karşı uluslararası tepkiler önemli bir boyuta ulaşmıştı. Bu durumun farkında olan Moskova, Mikhail Gorbaçov'un 1985 yılında iktidara gelmesiyle birlikte bir politika değişikliğine gideceğinin ilk sinyallerini verdi. Gorbaçov, Afganistan'ın kanayan bir yaraya dönüştüğünü söyleyerek Sovyet askerlerinin yakında geri çekileceğini açıkladı.

Sovyetler Birliği 1988'de Afganistan'dan çekildiğinde Dr. Necibullah ülkeyi yönetiyordu. 1992 yılında Dr. Necibullah, mücahit grupları tarafından devrildi ve bu dönemden sonra, etnik grup ve dini yapıları temsil eden mücahitler kendi aralarında savaşmaya başladı. Bu savaşları sona erdirmek için, bir grup medrese talebesi örgütlenerek “Taliban” adı altında ortaya çıktı.[1]

Taliban

Taliban'ın ortaya çıkışına zemin oluşturan olayların tarihi 19. asrın ikinci yarısına kadar uzanmaktadır. 1857 yılında İngiliz sömürgesinden ve baskısından kurtulmak isteyen Hint Müslümanları, İngiliz yönetimine karşı büyük bir ayaklanma başlatmışlardır. Kanlı bir şekilde bastırılan bu ayaklanmadan sonra Müslüman halkın daha iyi bir eğitim alması kanaatine ulaşan Müslüman âlimler, şimdiki Hindistan'ın Deoband şehrinde bir medrese ve akabinde 1898 yılında Aligarh Müslüman Üniversitesi'ni kurmuşlardır. Bu okul mensuplarının 1919 yılında kurduğu “Cemiyet-i Ulema-i Hint” teşkilatının başlattığı hilafet hareketiyle İngiliz emperyalizmine karşı büyük bir mücadele başlatılmıştır.

1947 yılında bağımsızlığını kazanan Pakistan'ın modern bir devlet olmasında önemli katkıları bulunan bu dini okul, Sovyetlerin Afganistan'ı işgalinden sonra yeni bir kimlikle ortaya çıkmıştır. Pakistan'da Deoband medreseleri olarak bilinen bu okullar Afganistan'ı oldukça etkilemiş, özellikle Afgan âlimlerin yetişmesi ve Taliban'ın oluşumunda büyük rol sahibi olmuştur. Sovyet işgaline karşı İslami duygularla direnen ve işgal sonrası kurulan hükümetlerden memnun olmayan, ülkenin en büyük etnik grubunu oluşturan Peştunlar, Taliban kimliği altında Afganistan'da etkili olmaya başladılar[2] ve 1996 yılında ülkenin yüzde 96'sına hâkim olarak başkent Kabil'i ele geçirip fiilen Afganistan'a hâkim oldular. Ancak uluslararası sistem, bu hâkimiyeti tanımak istemedi.

Afganistan'ın en kalabalık etnik grubu olan Peştunlardan oluşan Taliban, geleneksel İslami değerler, toplumsal yapı ve mevcut devlet yapısı ile uyumu kabul etmeyen bir oluşumu temsil ediyordu. Bu görüşler doğrultusunda kontrolü ele geçirdikleri her yerde kız okullarını kapatıyor, kadınların evden çıkışlarına kısıtlamalar getiriyor, müzik ve televizyon yasaklanıyordu. Taliban örgütü, Molla Muhammed Ömer başkanlığında toplam 10 kişiden oluşan ve yüksek şura olarak bilinen heyet tarafından yönetiliyordu. En yetkili karar organı olan yüksek şurada iki komite vardı: Kabil Şurası ve Askeri Şura.  

ABD'nin müdahalesinden sonra yönetimi tekrar ele geçirmek isteyen Taliban, biraz da ‘yumuşama'ya gitmiş ve 2005 yılında anayasasını internet sitesi yoluyla duyurmuştur. Anayasada devletin dini İslam olarak belirlenmiş ve tüm kanunların temelini Kuran'ın teşkil edeceğini vurgulamıştır. Dikkat çeken nokta ise kadınlarla ilgili ele alınan değişikliklerdir. Örneğin mahremi olmaksızın dışarı çıkması yasaklanan, topuklu terlik giydiği için kırbaçlanan kadınlara eğitim hakkı verilmiştir. Ayrıca kişilere düşüncelerini ‘özgürce' ifade edebilmeleri için yazma, konuşma vb. haklar getirilmiştir.[3]  Taliban'ın bu şekilde değişmesinde rol oynayan etken zamanla alınan tecrübelerin yanında yapılan hataların ne kadar kötü sonuçlar doğurduğudur. Gözlemciler bütün bu değişim ve dönüşümde Molla Ahter Muhammed Mansur'un yeni politikalarının payının büyük olduğunu düşünüyorlar. Bugün ABD, Taliban'la Afganistan sorununu siyasi yoldan çözmek için yüz yüze görüşüyorsa Mansur'un bunda büyük payı vardır. Şu da var ki Molla Ahter Muhammed Mansur Taliban'ın geleneksel yapısı ve bağlantılarını dönüştürmenin faturasını kendi hayatıyla ödemiştir. İddiaya göre, Mayıs 2016'da İran'dan Pakistan'a bir dönüşü esnasında ABD SİHA'sının hedefi oldu ve şoförüyle birlikte hayatını kaybetti. Mansur'un yerine mevcut lider Hibetullah Ahundzade, Afganistan Talibanı'nın 3. lideri olarak kontrolü eline aldı. Afganistan Taliban Hareketi halen de onun liderliği altında bulunuyor. Taliban bir taraftan ülke içinde yıpratma savaşını sürdürürken diğer taraftan ABD ile doğrudan görüşmelerle siyasi çözüm için de önemli adımlar atıyor.[4]

Taliban, hâlen Afganistan'ın başkent Kabil dışında önemli merkezlerinin tamamını elinde bulunduruyor ve hâkimiyet alanı belli bir bölgede değil, ülkenin tüm kesimlerine yayılmış durumdadır.[5]

ABD'nin Afganistan'a Müdahalesi

ABD, Afganistan'ı 11 Eylül 2001 vakasından sorumlu tuttu.  İddialara göre, 11 Eylül saldırısı, ABD'nin 1998 Afganistan'ın Host bombardımanında 250 sivili öldürmesine ve ülkeye ambargo uygulamasına misilleme olarak düzenlenmişti.[6]

Dönemin ABD Başkanı George W. Bush, saldırılardan dört gün sonra 15 Eylül 2001 tarihinde yaptığı “ulusa sesleniş” konuşmasında, “Savaştayız, teröristler tarafından Amerika'ya karşı açılmış bir savaş var ve buna cevap vereceğiz. Bunları kimlerin yaptığını bulacağız ve onları saklandıkları yerden çıkartarak adalete teslim edeceğiz” dedi. Bush, saldırıdan sadece dokuz gün sonra 20 Eylül'de saldırının sorumlusu olarak el-Kaide Lideri Usame b. Ladin'i ve Bin Ladin'in içinde yer aldığını iddia ettiği Taliban yönetimindeki Afganistan'ı gösterdi. Bush aynı gün Kongre'de yaptığı konuşmada daha sonra “Bush Teorisi” adını da alan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi'ni ilan etti. Belge, ABD'nin amaçlarını, “terörizm ve diktatörlük”le mücadele ederek barışı sağlamak, büyük güçler arası iyi ilişkiler kurmak, dünyanın her yerindeki özgür ve açık toplumları destekleyerek yaygınlaştırmak olarak belirlenmiştir. Bush, bu sözlerle üstü örtülü bir şekilde, İslam dünyasına karşı ki daha sonra Haçlı Seferi olarak işaret edeceği bir savaş ilanında bulunuyordu.

“Düşmana ilk saldırı için izin veremeyiz” diyen Bush, aynı anda Taliban yönetimini devirmek üzere Afganistan'a karşı savaş ilanını gündeme getirdi. ABD'nin etkisi altındaki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu da aynı gün 1368 sayılı kararı aldı. Karar, ABD'nin “terör” diye ilan edeceği yapılara karşı saldırılarını “savunma hakkı” olarak değerlendiriyordu. BMGK'nin bu ve sonraki kararları ABD'nin NATO'da da elini güçlendirdi. Bir savunma örgütü olarak NATO, ancak bir üyesinin saldırıya uğraması durumunda harekete geçebilirdi. BMGK kararları, bunun yolunu açıyordu.

ABD, 7 Ekim 2001'de BM'ye 51. Madde doğrultusunda Afganistan'a karşı savunma hakkını kullanacağını bildirdi ve İngiltere ile birlikte Afganistan'a karşı “Sonsuz Özgürlük Operasyonu” (Enduring Freedom Operation) adı verilen hava operasyonları başlattı.

BM, operasyondan sonra BMGK 1378 sayılı kararı alarak Taliban'ın Usame b. Ladin'i koruduğunu onaylayarak ABD operasyonuna “meşruiyet” sağladı. Karar, Afganistan'da insan haklarına vurguda yaparak operasyona aynı zamanda “insan hakları girişimi” görüntüsü de veriyordu. Bunlarla birlikte kararda, Afgan Geçiş Otoritesine yardımcı olmak üzere 6 ay süreyle Uluslararası Güvenlik Yardım Gücü (International Security Assistance Force (ISAF)) kurulması öngörülmüştür. NATO'da aynı süreçte ABD'nin “savunma hakkı”nı onaylayarak operasyonu destekleme kararı aldı.

Taliban, operasyon karşısında 14 Kasım 2001'de Kabil'den çekildi. 27 Kasım 2001'de Almanya'nın Bonn kentinde BM öncülüğünde 14 gün süren ve Taliban sonrası kurulacak hükümete dair yol haritasını belirlemeyi amaçlayan bir konferans düzenlendi, ardından 5 Aralık 2001'de Taliban muhalifi ve ABD girişimine taraf Afgan grupları arasında Bonn Antlaşması imzalandı. Anlaşmanın Afganistan'ın Taliban'ı dışlayan ve ona karşı mücadele eden "ulusal uzlaşmacı bir hükümet ile yönetilmesi gerektiği, kalıcı bir barış, istikrar ve insan haklarına saygılı bir devlet" olması yönünde rehberlik edecek bir gündem tasarlamak üzere hazırlandığı bildirildi. Bu anlaşma ile birlikte Afganistan'da bugüne kadar Kabil merkezli çok sayıda hükümet kuruldu. Ancak bu hükümetler ne Taliban'ı yenebildi ne de Kabil ve çevresinde halkı tatmin edecek bir program uyguladı.[7]

ABD'nin Afganistan'da Sivillere Yönelik Katliamları

Afganistan iç savaşı ilk günden itibaren azami savaş kurallarından uzaktı. Taliban'ın desteklediği düşünülen pek çok bireysel eylemde Afganistan'ın Sovyetlere karşı mücadelesinin nice önemli ismi pek çok siville birlikte katledildi.

ABD de Irak ve diğer coğrafyalarda olduğu gibi herhangi bir savaş kuralı tanımadan Afganistan'da sivillere yönelik katliamlar yaptı. Mazlum-Der'in 2011 Afganistan raporu, bu konuda dehşet verici ayrıntılar içermektedir:

“Amerika Savunma Bakanlığı, kayıpların hesaplanmasına yönelik herhangi bir programa sahip olmadığı için Afganistan'da öldürülen sivillerin sayısı tam olarak bilinmemektedir. The Guardian gazetesinin 2002 tahminine göre 2001–2002 tarihleri arasında 20.000 Afgan savaştan dolayı yaşamını yitirmiştir. UNAMA Human Rights'ın raporlarına göre Afganistan'da 1 Ocak ile 31 Aralık 2008 tarihleri arasında hayatını kaybeden sivillerin sayısı 2118'dir.  Bu rakam 2007 yılına göre sivil kayıplarında yüzde 40 (2007 yılında 1523) bir artış yaşandığını göstermektedir. Bu sivil kayıpların 1160'ı hükümet karşıtı güçlerin aktiviteleri nedeniyle yaşanmış olup, 828 kayıptan ise hükümet ve uluslararası güçler sorumludur. 130 sivilin ölümünden kimin sorumlu olduğu ise bilinmemektedir. 2007 yılında uluslararası güçlerin neden olduğu sivil kayıp oranı yüzde 41'dir. Uluslararası güçler ve Afgan hükümetinin sivil hayatını hiçe sayan uygulamalar ve hava saldırıları sonucu 629 kişi yaşamını yitirmiştir. Bu sivil kayıpların birçoğuna Afgan halkının geleneklerine ciddi anlamda ters düşen ve aile mahremiyetinin çiğnendiği gece baskınları ve ağır hava bombardımanları neden olmuştur. UNAMA raporunda ayrıca İSAF ülkeleri ve Amerika'nın sivillerin yoğunlukta olduğu bölgelere askeri tesisler kurması eleştirilmiş ve bunun sivilleri de saldırılara açık hale getirdiği belirtilmiştir. Ülkeyi işgal eden güçlerin sivil yerleşim yerlerinde askeri tesisler kurması, sivillerin kalkan olarak kullanıldığının göstergesi şeklinde yorumlanmaktadır. 2008 yılının başından Temmuz ayına kadar geçen sürede sadece hava bombardımanları sonucunda 224 kişi hayatını kaybetmiştir. Özellikle Temmuz ayında “toplu katliam” denilebilecek nitelikte ve büyük oranda sivil kayıplara neden olan hava saldırıları yaşanmıştır. Bunların bazısı şu şekildedir: Nangahar'a bağlı Deh Bela bölgesinde sadece bir saldırıda 30'u çocuk, 13'ü de kadın olmak üzere 47 sivil hayatını kaybetmiştir. 21–22 Ağustos tarihinde ise Shindad bölgesindeki Azizabad kasabasına düzenlenen askeri operasyonda 62'si çocuk olmak üzere tam 92 sivil yaşamını yitirmiştir. UNAMA insan hakları kuruluşu, 4 Temmuz 2008 tarihinde Nuristan bölgesine düzenlenen bir Amerikan hava saldırısında aralarında birkaç sağlık görevlisinin de bulunduğu, 2'si kadın, 17 sivilin katledildiğini belgelemiştir.”

“ABD'nin Afganistan'daki en üst düzey komutanı General David Petreus, Afganistan'da Amerikan saldırıları nedeniyle hayatını kaybeden sivillerle alakalı yaptığı bir açıklamada Afganların sivil kayıplarını fazla göstermek için kendi çocuklarını yaktıklarını iddia etmiştir.”

“ABD Genel Kurmay Başkanı Robert Gates ise Başkent Kabil'de düzenlediği bir basın açıklamasında asker azlığından dolayı hava operasyonları düzenlediklerini, burada sivil ölümlerin meydana geldiğini söylemiştir. Gates'in bu açıklaması Afgan yetkililerde ciddi rahatsızlığa neden olmuştur.”[8]

ABD'nin saldırıları, sonraki yıllarda da devam etti. Nitekim ABD'nin Nisan 2018'de bir Kur'an Kursu'na yönelik düzenlediği hava saldırısında 100'den çok Kur'an Kursu öğrencisi çocuk şehit oldu.[9] Eylül 2019'da Nangarhar eyaletine yönelik saldırıda en az 30 kişi katledildi. [10] Analizimize konu olan Katar görüşmelerinin devam ettiği süreçte bile ABD, katliamlarına ara vermedi ve 1 Şubat 2020'de Kunduz vilayetinin Daşti Arçi ilçesinde Taliban'a yönelik düzenlediği hava saldırısında 5 sivili katletti.[11] ABD, bütün katliamlarını “yanlışlık”, “hedef şaşması” gibi etkenlere bağladı, bu son saldırısı için ise “soruşturma devam ediyor” açıklaması yaptı. Doha Antlaşması'nın yapıldığı 29 Şubat'tan bu yana 83 sivilin hayatını kaybettiği bildiriliyor.

ABD'nin Orta Asya ve Afganistan Politikası

ABD, Soğuk Savaş sonrasında,  “Amerikan yaşam tarzını korumak için küresel sistemin ekonomik ve teknolojik lideri olarak kalmayı ve Üçüncü Dünya ülkeleri arasından statükoyu bozacak radikal bir gücün çıkmasını ve böyle bir eğilimi kolaylaştıracak kitle tahrip silahlarının yayılmasını engellemeyi” hedef edindiği, bu çerçevede “Avrasya'nın tek bir siyasi-askeri gücün etki sahası ya da egemenliği altına girmesini önlemeyi” önemsediği görülmektedir.[12]

Bu doğrultuda ABD, bir yandan Orta Asya ve Afganistan'da İslamî yönetimlerin kurulmasını kendisi açısından tehdit olarak görürken bu coğrafyanın Çin veya Rusya'nın hakimiyetine girmesine de “Amerikan yaşam tarzı” açısından tehdit olarak değerlendirmektedir.

ABD ve Taliban'ı Anlaşmaya Götüren Süreç

2001 yılında ABD'nin Afganistan'a girmesiyle birlikte Afganistan, yeniden iç savaş ortamına girdi. Bu iç savaşta binlerce sivilin hayatını kaybetmesi ve hayatını kaybedenlerin çoğunun ABD'nin attığı füzelerle ölmesiyle beraber Afgan halkının nazarında ABD, birinci düşman olarak görülmeye başlandı. Bu sivil ölümlerden ve ABD askerlerinin evlere yaptığı gece baskınlarından rahatsız olan Afgan halkı, büyük bir değişim yaşayan Taliban'a katılmaya başladı. Bu gelişmelerle beraber Taliban'ın tekrardan yayılma göstermeye başlaması, onun yeniden ülkenin birçok yerine hâkim olmasına olanak sağladı. Bu durum, ABD'nin Afganistan'daki varlığını sürdürme noktasında zora sokmuş ve uzlaşma seçeneklerini göz önünde tutmaya sevk etmiştir. Başka bir ifade ile ABD, askerlerine karşı yapılan saldırıları bertaraf edemeyince “terör örgütü” olarak gördüğü Taliban ile uzlaşmak durumunda kalmıştır.  

Afganistan'da giderek güç kaybeden ABD, NATO ve BM ülkeleri, Afganistan'da bazı değişikliklere gidilmesi gerektiğini düşünmeye başladılar. ABD'de 2009'da yapılan başkanlık seçimlerini kazanan Obama, başkanlığının üçüncü haftasında, Afganistan'daki ABD varlığı için bir çalışma grubunun kurulması ve Mart 2009'a kadar yeni bir rapor hazırlanmasını istemiştir. Hazırlanan rapor, ABD'ye yakın çevrelerce “gerçekçi ve başarılması mümkün” olarak nitelenen beş hedef üzerinde odaklanmıştır. Bu hedefler şu şekilde belirlenmiştir:

 - Afganistan ve Pakistan'daki “terör” örgütlerinin uluslararası eylem kapasitelerinin yok edilmesi,

 - Afgan Hükümeti'nin kapasitesinin özellikle iç güvenliği sağlayabilecek şekilde arttırılması,

 - Afgan güvenlik kuvvetlerinin, azaltılmış ABD desteğiyle “terörizm” ve ayaklanma ile mücadele edebilecek yeteneğe kavuşturulması,

 - Pakistan Hükümeti'nin sivil kontrolü sağlayacak şekilde kapasitesinin arttırılması ve hükümete ekonomik destek verilmesi,

 - Uluslararası toplum desteğinin arttırılması ve BM'nin liderlik rolü almasının sağlanması.

Raporda, Afgan Hükümeti'nin Taliban ile müzakerelere teşvik edilmesi ve sürecin kontrol altında tutulması da vurgulanmaktadır.[13]  ABD cenahında Taliban'la müzakere yapma girişimi cevapsız kalmadı ve bu verilen beyanlara karşı 2010 yılında Taliban yetkilisi Molla Abdul Ghani Baradar barış görüşmelerine hazır olduğunu söyledi. Ancak Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai'nin anlaşma yapmak istediklerini beyan etmesini ummayan ABD ve Pakistan cenahı, barış görüşmelerini yapmak yerine; barışa hazır olduğunu söyleyen Molla Abdul Ghani Baradar'yi, CIA ve Pakistan istihbarat birimlerinin ortak operasyonuyla 2010 yılında Pakistan'da yakaladı ve hapse attı.

Kısa bir süre sonra bu tutumundan geri adım atan ABD tarafından 2013 yılında Katar'da Taliban'a bir ofis açılması için bizzat çalışmalar yapıldı ve ilk görüşmeler bu tarihte gerçekleşti. Ancak iki taraf da anlaşmaya varmadı ve süreç ileri bir tarihe ertelendi. ABD, Afganistan konusunda, biraz da kamuoyundaki İslamfobi'yi kısmen Afganistan üzerine bina ettiğinden hep zikzaklar çizdi. Bir yandan Afganistan'da 11 Eylül ile ilgili iç kamuoyunda oluşturduğu hava ile ilgili olarak kesin bir zafer elde etmek istiyordu, öte yandan Afganistan tabii koşulları, ABD karşıtı Müslüman sosyal dokusu ve Taliban'ın kararlılığının buluşmasından kaynaklanan direnişle baş edemeyeceğini düşündü. Bundan dolayı çoğu zaman yapılması planlanan görüşmeler, ABD'nin sürekli bahaneler göstererek askıya almasıyla sonuçlandı.

ABD Başkanı Donald Trump 2017 Ağustosu ayında açıkladığı “Yeni Güney Asya Stratejisi” kapsamında, ülkesinin Afganistan stratejisinin Taliban'la savaşa devam etmek olduğunu söylemişti. Fakat aradan geçen zaman ve özellikle Trump'ın agresif stratejisine Taliban'ın saldırılarını artırarak yanıt vermesi, ABD yönetimini mevcut stratejisini gözden geçirmeye itti. NATO'nun da desteğiyle ABD'nin 2001'den bu yana yürüttüğü savaşta Taliban'a karşı “zafer ışığını” hâlâ görememesi, savaşın özellikle ABD açısından stratejik bir çıkmaza girdiğini gösterdi. Buna, hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat senatörlerce sık sık eleştiri konusu yapılan Afganistan savaşının Amerikan halkına yüklediği yıllık yaklaşık 47 milyar dolarlık mali külfet de eklenince, Washington yönetimi savaşı bitirmek için adım atmaya karar verdi.

Trump yönetimi, daha önce açıkladığı, silah zoruyla siyasi anlaşmaya zorlama şeklindeki stratejisinde önemli bir değişiklik yaparak Taliban'la doğrudan görüşme kararı aldı. Bu strateji doğrultusunda, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Güney ve Orta Asya'dan sorumlu müsteşar yardımcısı Büyükelçi Alice Wells'in başkanlığındaki Amerikan heyeti, 23 Temmuz 2018'de Katar'ın başkenti Doha'da Taliban temsilcileriyle gizli bir görüşme gerçekleştirdi. Afgan hükümetinden herhangi bir yetkilinin yer almadığı bu görüşme, ABD ile Taliban arasındaki ilk doğrudan temas olarak kayıtlara geçti.[14] Bu anlaşmanın gerçekleşmesinden önce Pakistan'da 8 yıldır hapiste olan Taliban'ın baş müzakerecisi konumunda olan Molla Baradar serbest bırakıldı. Bu ilk temastan sonra Doha'da gerçekleşen bir dizi temasın ardından nihayet 29 Şubat 2020'de ABD ile Taliban arasında anlaşma sağlandı. Söz konusu tarihteki imza töreninde birçok ülkenin temsilcisinin de yer aldığı ve "Afganistan'a Barışı Getirme Anlaşması" diye adlandırılan bu anlaşmanın gerçekleşmesi için öne sürülen bazı ön şartlar şunlardır:

-           Taraflar arasında yapılan ateşkese iki tarafın riayet etmesi ve iki tarafın da ateşkesi bozacak adımlardan kaçınması, 

-           ABD'nin Afganistan'da tehdit olarak gördüğü el-Kaide ve DAEŞ gibi örgütlerle Taliban'ın birlikte hareket etmemesi ve bunlara karşı mücadele etmesi,

-         Anlaşmanın imzalandığı tarihten itibaren ABD'nin Afganistan'daki 5 askeri üstte bulunan 8600 askerini 135 günlük zaman diliminde azaltması ve anlaşmanın şartları sağlandığı takdirde, 14 ay içinde ABD ve NATO askerlerinin Afganistan'dan çekilmesi,

-           10 Mart'a kadar Taliban'ın ve Afganistan Devleti'nin yakalamış olduğu ve şu an hapiste bulunan esirlerin karşılıklı olarak serbest bırakılması,

-           Esir takasının ardından 10 Mart'tan itibaren Afganlar arası diyalogun başlaması (Taliban ve Afganistan Devleti arasında yapılacak görüşmeler).

Taliban'ın Anlaşmaya Varma Sebepleri

•          Afganistan'da yarım yüzyıla yaklaşan savaş süreci, bütün tarafları yordu. Bu yaklaşık yarım yüzyıl boyunca bütün taraflar gibi Taliban da Afganistan'ın tabii, dini, etnik yapısı içinde hiçbir tarafın savaşla amaçlarına ulaşamayacağını anladı.

•          Afganistan; renkli bir etnik ve dini yapıya sahiptir. Afganistan'ın dağlık yapısı bu etnik ve dini yapıların her biri için varlığını koruma imkânı sağlıyor. Bu grupların çevre ülkeler ve uluslararası güçlerle kurdukları bağlar ise onları sürekli bir şekilde savaş içinde tutabiliyor. Ülkedeki bu yapı, bütün taraflar için uzlaşıyı zorunlu kılıyor. Taliban, bunu zaman içinde daha iyi kavradığı gibi karşıtları da kavradılar.

•          Afganistan'da Sovyetler Birliği'nin yenilgisinden sonra içerdeki savaş, Pakistan ve Suudi Arabistan, dolayısıyla ABD desteğiyle süreklileşmişti. ABD'nin Pakistan üzerindeki etkisi son dönemde azalmaya başladı. Pakistan ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkiler de 1990'lı yıllardan 2000'li yılların ilk on yılındaki ilişkilerden farklılık gösteriyor. Bu durum, Taliban üzerindeki Suudi Arabistan etkisini azalttı. Taliban, Suudi Arabistan etkisinden uzaklaştıkça Afganistan'daki soruna daha farklı yaklaştı. 

•          Taliban, ABD, Birleşmiş Milletler ve bölge ülkelerinden İran'ın desteğini alan Kabil hükümetini devirmemişse de Afganistan'ın büyük çoğunluğunda hakimiyet kurarak savaşla elde edebileceği azami hedeflere ulaştı. Bundan sonra barış süreci içinde hakimiyet alanında kalkınmayı sağlamak için çalışmayı istemektedir.

•          Taliban, el-Kaide ilişkilerini düzenlemesine ve yabancı savaşçıların istikrarını bozmasının önüne geçmesine rağmen Afgan dağlarında görünmeye başlayan ve dış desteği de henüz açık olmayan DAEŞ'in Afganistan'ı nasıl bir maceraya sürükleyeceği belirsizdir. Taliban, DAEŞ karşısında vaziyetini belirlemek ve bu yapının karmaşık Afganistan sosyal yapısı ve tabii yapısı içinde yeni bir iç savaş sürecine sebep olmasını engellemek için barışı kendisi için zorunlu gördü.  

ABD'nin Anlaşmaya Varma Sebepleri

ABD, Taliban'ı imha etmek ve bütün Afganistan'ı kendisi için bir üs hâline getirmek istiyordu. Bu hedefi uğruna, ekonomisinden her yıl Afganistan'a büyük bir bütçe aktardı. Kullanabileceği bütün yerel unsurları ekonomik açıdan ve askeri eğitim açısından destekledi. Sürekli bir uzlaşmazlık içinde olduğu İran'la tam ve sürekli bir işbirliği dahi yaptı. Buna rağmen, Taliban'a karşı verdiği savaşı kaybetti.

ABD, Taliban ile savaşı, “Bush Teorisi” doğrultusunda bir tür “kutsal savaş” olarak sunmuştu; Trump'ın Bush Teorisi'ne bütün sahalarda sahip çıktığı bir süreçte ABD'nin Taliban ile antlaşmaya ikna olması, ABD'nin ancak yenilgisiyle açıklanabilir. ABD, hiçbir şekilde kazanmadığı bu savaşı artık sürdürmenin anlamsız olduğunu görmüş ve çıkarları doğrultusunda bu savaştan çekilmek durumunda kalmıştır.

ABD'nin anlaşamaya ikna olmasının asli sebebi budur. Bunun dışında şu tali etkenlerden söz etmek mümkündür:

- New York Times'teki bir analize göre, ABD bugüne kadar Afganistan savaşında 2400 servis çalışanını (asker ve istihbaratçılarını) kaybetti ve Afganistan savaşına 2 trilyon dolar harcadı.[15] ABD ekonomisi, ülke dışındaki bu tür savaşları sürdürebilme dinçliğinden uzaktır. 

-Pakistan'ın bölgede yeni bir politikaya yönelmesi ile ABD'nin bölgedeki eli zayıflamıştır.

-Çin ve Rusya gibi Asya'da yükselen güçler karşısında ABD, geçmişte olduğu kadar rahat ve daha doğrusu fütursuz bir politika takip edememektedir.

-ABD, Hindistan sahasında Hint hükümetinin Müslümanlara karşı baskılarını desteklemektedir. Bangladeş örneğinde de görüldüğü üzere İslam dünyasında İslamî hareketlerin güçlenmesine de karşı koymaktadır. Ancak Çin ve Rusya'nın Asya'daki yükselişi ABD'yi Doğu Türkistan, Myanmar gibi noktalarda Müslümanlarla iyi ilişkilere sahip olmaya zorlamıştır.

- DAEŞ'in Afganistan'a uzanması ve Taliban'ın DAEŞ karşısında aldığı tutum, ABD hükümetinin elini içeriye karşı güçlendirmiş, ona Taliban karşısındaki yenilgisini izah edilebilir bir antlaşma ile bitirme olanağı vermiştir.

Anlaşmaya Yönelik İtirazlar

6 Mart'ta ABD'nin ünlü haber kanalı NBC News'te yayımlanan bir analize göre ise bir ABD istihbarat mensubunun Taliban'ı kast ederek “Onların sözlerini yerine getirmeye niyetleri yok!” dediği belirtilmiştir. Aynı analizde Trump'ın bu antlaşmayı imzalarken mevcut Afganistan hükümetini dikkate almadığı öne sürülmüştür. Analizde Trump'ın Beyaz Saray'daki gazetecilere verdiği demeçte, "Ülkeler kendi başlarının çaresine bakmak zorundalar." "Birinin elini sadece bu kadar uzun süre tutabilirsin." diye konuştuğunu Taliban'ın iktidarı ele geçirip geçiremeyeceği sorulduğunda da Trump'ın "Bu şekilde olmaması gerekiyordu ama galiba öyle olacak" dediğine dikkat çekilmektedir.

Antlaşma ile ilgili itirazlara odaklanan NBC, ABD istihbarat yetkilisinin “Onların sözlerini yerine getirmeye niyetleri yok” açıklamasını yayımlamalarının ardından Taliban sözcüsünün "ABD'li yetkililerin NBC News'e (Taliban) anlaşmaya uyma niyetinin olmadığı iddialarını kategorik olarak reddediyoruz. ... uygulama süreci iyi gidiyor ve ABD'li yetkililer tarafından yapılan yorumlar haklı gösterilemez." diye açıklama yaptığını not ediyor.

Anlaşma sürecinde Trump, bizzat anlaşma sürecini yürüten Taliban yetkilisi Baradar ile telefonla görüştü ve Trump'a göre aralarındaki konuşma son derece iyiydi. ABD Dışişleri Bakanı Pompeo ise sürecin zorlu geçeceğini kabul ediyor ama “Taliban'ın taahhütlerine uyup uymadığını yakından izleyeceğiz ve eylemlerine göre çekilme hızımızı ayarlayacağız. Afganistan'ın bir daha asla uluslararası teröristler için bir zemin olmasına izin vermeyeceğiz.”

Taliban yetkilileri, mevcut Kabil yönetimine çağrıda bulunarak ABD ile anlaştığımız gibi gelin sizinle de anlaşalım, çağrısında bulundular.

Bu ayrıntılarla birlikte ABD istihbaratının bugüne kadar 15 bin Afganistanlıyı yetiştirdiğine dikkat çeken NBC, ABD yönetiminin Afganistan'da yeni bir Vietnam sendromu yaşamaktan endişe ettiğine; buna karşı hem Cumhuriyetçilerin hem Obama dönemi yetkililerinin Taliban'la yapılan antlaşmadan rahatsız olduğunu yazmıştır.[16]

7 Mart'ta ABD strateji kuruluşu The Central Asia-Caucasus İnstute'nin sitesi The Central Asia-Caucasus Analyst'de yayımlanan bir analize göre ise ABD yönetiminin hedefi ABD başkanlık seçimlerinden önce Afganistan'dan çekilerek seçmenler nezdinde prestij kazanmak, buna karşı Taliban'ın hedefi ABD'nin çekilmesinden sonra kolayca Kabil'i ele geçirmektir. Analize göre, henüz Ağustos 2019'da üzerinde anlaşıldığı hâlde basından saklanan ve imzalanması 29 Şubat 2020'ye kalan anlaşma Taliban'a büyük bir prestij sağlıyor ancak anlaşmada Taliban tutuklularının serbest bırakılması ön görüldüğü hâlde mevcut Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani, Taliban tutuklularını serbest bırakmayı reddediyor.[17]

10 Mart'ta ABD'nin New York Times gazetesinin dış haberler editörlüğü tarafından kaleme alınan bir analizde ABD halkının “Taliban diktatörlüğü” ile savaşın sürmesinden yana olduğu ve Trump'ın anlaşma ile ilgili her şeyi açıklamadığı öne sürülmüştür. Gazeteye göre, Taliban, mevcut Afganistan hükümeti ile anlaşmayı reddetmiştir. Bundan sonraki Afganistan anayasasının nasıl olacağı ile ilgili herhangi bir madde antlaşmaya eklenmemiş, ayrıca antlaşmaya kadın hakları ile ilgili de herhangi bir madde konmamıştır.[18]

Söz konusu analizlere bakıldığında ABD, Taliban'ın şartlarını kabul etmiş ve muhtemelen ABD'de bazı çevreler Afganistan'da iç savaşın bu şekilde bitirilmesini yenilgi kabul etmiş ve bundan rahatsız olmuşlardır. Yine geleceği ile ilgili herhangi bir açıklığın görülmediği mevcut Afganistan hükümeti de antlaşmaya ikna olmamış görünmektedir.  

Antlaşma İle İlgili Son Durum

Antlaşmanın imzalandığı 29 Şubat'tan 14 Nisan'a kadar yapılan saldırılarda 83 sivil hayatını kaybetti. ABD, hedefleri arasında kadın ve çocukların da bulunduğu bu saldırıların yarısından Taliban'ı, diğer yarısından DAEŞ'i sorumlu tuttu. ABD'nin bu yöndeki açıklamaları, henüz Taliban'la antlaşma konusunda tereddüt içinde olduğunu gösteriyor.

“ABD ve Taliban arasında mahkum takası yapılacağı da belirtilen anlaşmada, ‘ Taliban olarak bilinen ve ABD tarafından bir devlet olarak tanınmayan Afganistan İslam Emirliği üyesi 5 binden fazla mahkum, karşı taraftan da 1000'den fazla mahkum Afganlılar arasında siyasi diyaloğun başlayacağı 10 Mart 2020'ye kadar serbest bırakılacak' maddesi yer almıştı.
Takasın, iki taraf arasındaki görüşmelerin başlayacağı 10 Mart'ta gerçekleşmesi gerekiyordu ancak Kabil'deki siyasi anlaşmazlıklar sürecin ertelenmesine neden olmuştu.
Şu ana kadar Afgan cezaevlerindeki 300 Taliban üyesi ve Taliban'ın elinde bulunan 20 rehine serbest bırakıldı.”

Korona salgını dünyadaki pek çok diplomatik görüşmenin ertelenmesine yol açtı. Buna rağmen Taliban'ın Katar'daki siyasi ofisinin sözcüsü Suhail Şahin, 14 Nisan'da yaptığı açıklamada ABD'nin Afganistan Özel Temsilcisi Zalmay Halilzad ve NATO'nun Afganistan'daki Amerikalı komutanı Scott Miller'in Taliban'ın Katar'daki siyasi ofisinin lideri Molla Baradar başkanlığındaki Taliban heyetiyle Doha'da görüştüğünü söyledi.[19]

Bu da taraflar arasındaki antlaşma sürecinin sürdüğünü ortaya koyuyor.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Afganistan'da yarım yüzyıla yaklaşan savaşın son bulması, öncelikle Afganistan halkının lehinedir. Bütün tarafların yorulduğu bu savaşta, yüz binlerce kişi hayatını kaybetti ve milyonlarca kişi muhacir durumuna düştü.

Afgan halkının yeniden soluk alması ve Afganistan'ın onarımdan geçirilmesi için savaşın bir an önce son bulması gerekir.

Sovyetler Birliği'nin çöküşüne yol açan Afganistan savaşının ABD'nin yenilgisiyle sonuçlanmış olması da önemli bir gelişme kabul edilmelidir.

Ancak Afganistan'da durum henüz açıklığa kavuşmamıştır. Çünkü ABD, güvenilir bir muhatap değildir ve Taliban dışındaki Afgan gruplarının da bu antlaşmayı nasıl karşılayacağı henüz belirsizdir.

Antlaşmanın uygulanmaya konup konmayacağı ve uygulamaya konduğunda nasıl sonuçlar doğuracağı ayrıntıları net olmadığından henüz belli değildir. Dolayısıyla antlaşmanın bütün yönleriyle değerlendirilmesi, ancak sonraki aşamaları ile mümkün olacaktır.

Çalışmaya PDF Formatında Ulaşmak İçin Tıklayınız

 

 

 



[1] Muzaffer Toofan Noory, “11 Eylül Saldırısı Sonrası: NATO ve Birleşmiş Milletlerin Afganistan'daki Rolü”, s.2.

[2] Deniz Anbarlı Bozatay, İsmail Meriç, “Afganistan'da Şiddet ve Terörün Toplumsal Arka Planı”, Akademik Orta Doğu: Altı Aylık Orta Doğu Araştırmaları Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 14, s. 150-173.

[3] Damla Şahin, “Taliban'ın Ortaya Çıkışı ve ABD'nin Örgütün Gelişim Sürecindeki Etkisi”,Yüzüncü Yıl Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 2016 Kış, Cilt: 1, s. 226-243.

[7] Gül Seda Acet ve Fazlı Doğan, 11 Eylül Olayları Sonrası ABD-Afganistan İlişkileri: İstiladan İşbirliğine”, Selçuk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Sosyal Ekonomik Araştırmalar Dergisi (The Journal of Social Economic Research) ISSN: 2148 – 3043 / Nisan 2017 / Cilt: 17 / Sayı: 33

[12] Mert Gökırmak, “Afganistan: Bölgesel Rekabet ve Yeni Açılımlar”, http://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/84515 ET: 21.04.2020.

[13] Mehmet Seyfettin Erol, Oktay Bingöl, “Afganistan'da Geçiş Safhası ve 2014 Sonrası Öngörüler”, Akademik Bakış, Cilt: 5, Sayı: 10, Yaz 2012, s. 173-185.

 



Yorumlar Yükleniyor..
DİĞER TÜM YAZILAR
Kategoriye ait diğer yazılar
Göztepe mahallesi İSTOÇ 3. Cadde N Blok No: 6/103 Bağcılar / İstanbul - Email: sdamstrateji@gmail.com
Tüm Hakları Saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.