ABD Başkanlık Seçimleri: Trump mı, Clinton mı?
GÜNDEM ANALİZ - 31.05.2016 13:25
Analizimizde Kasım ayında gerçekleştirilecek ABD başkanlık seçimleri ele alınmakta, Donald Trump ve Hillary Clinton'ın adaylıkları değerlendirilmektedir.

Dünya kamuoyunun yakından takip ettiği Amerika Birleşik Devletleri (ABD) başkanlık seçimleri, başkan ve yardımcısını seçmek amacıyla, 1792'den bu yana, dört yılda bir olmak üzere kasım ayının ilk salı günü yapılmaktadır. Buna göre, 58. ABD Başkanlık Seçimleri, bu yıl 8 Kasım'da yapılacaktır.

ABD başkanlık seçimlerinde seçmenler, başkan ve yardımcısını doğrudan seçmemektedir. Partiler, başkan adaylarını tüm eyaletlerde yapılan ön seçimlerle belirlemektedir. Her eyalette ayrı ayrı yapılan bu seçimlere, bazı eyaletlerde tüm Amerikan vatandaşları katılırken bazılarında sadece partilerin kayıtlı üyeleri katılabilmektedir. ABD anayasasında belirtilmese de geleneksel olarak ön seçimler, başkanlık seçiminin yapılacağı yılın ocak ya da şubat ayında başlamakta, haziran ayına kadar devam etmektedir. Ön seçimler bittikten sonra her parti, yazın yapacağı kongre ile başkan adayını resmen belirlemektedir. Böylece kasım ayına kadar, yaklaşık iki ay sürecek olan seçim kampanyası başlamış olmaktadır.

Ön seçimlerde her eyalet, kendisini temsil etmek üzere “Seçiciler” belirlemektedir. Bu seçicilerin tümünden “Seçiciler Kurulu (Electoral College)” oluşmaktadır. Seçiciler Kurulu aralık ayı içinde, her eyaletin başkentinde ayrı ayrı toplanmakta ve başkan için oylama yapmaktadır. Aslında Seçiciler Kurulu'nun yaptığı, kasım ayında yapılan seçimlerde oluşan fiili durumun, hukuken tescil edilmesidir.

ABD'de bu yıl gerçekleştirilecek seçimler için ön seçimler, Şubat'ta başlamıştır. Şu ana kadar eyaletlerin büyük çoğunluğunda ön seçimler tamamlamıştır. Başkanlık için yarışan başka partiler de olmasına rağmen, adı en çok duyulan partiler; Demokratik Parti ile Cumhuriyetçi Parti'dir. Çünkü Amerikan seçim sisteminde, iki eyalet dışında bütün eyaletlerde, yarışı önde tamamlayan parti, o eyaletteki tüm seçicileri kazanmaktadır. Bu iki parti, Amerika'nın en köklü ve halk arasında en geniş desteğe sahip olduğu için, bütün eyaletlerde ikisinden birisi seçimi önde tamamlamaktadır. Böylece oy oranı düşük olan partilerin seçimlerde başarı kazanması ya da en azından adını duyurması söz konusu olmamaktadır.

ABD Başkanlık Seçimleri ve Partiler

1792'den beri siyasi yaşamın içinde olan, bugünkü yapısını da 1828'de edinen Demokratik Parti, kuruluş yıllarında özellikle Güney'deki eyaletlerde kölelik yanlısı bir politika izlemiştir; bugün ise liberal ve Amerika'ya özgü sosyal demokrat bir kimliğe sahiptir. Devletin gerektikçe vergileri arttırarak, az gelirli yurttaşlara daha geniş olanaklar sağlaması yanlısıdır. Kürtajı bir hak olarak görmekte, eşcinsellik konusunda Avrupa'nın sosyal demokrat partileri ile aynı çizgide durmaktadır. Türkiye'de pek bilinmese de bu son iki husus Amerikan seçmeni tarafından oldukça önemsenmektedir.

Cumhuriyetçi Parti ise 1854'te köleliğin büyük bir tartışma konusu olduğu dönemde, kölelik karşıtı olarak doğmuştur. 1860'ta Cumhuriyetçi Parti'ye mensup ilk başkan Abraham Lincoln'un döneminde Amerikan İç Savaşı patlak vermiştir. İç Savaşı Abraham Lincoln önderliğindeki kölelik karşıtı Kuzey'in kazanmasıyla kölelik sona ermiştir. Bundan dolayı 19. yüzyıl boyunca Cumhuriyetçi Parti, siyahî Amerikalıların oylarını almaya devam etmiştir.

20. yüzyılın başlarında Demokratik Parti'den başkan seçilen Franklin D. Roosevelt'in işçilere ve orta gelirli kesime verdiği haklar, Demokratik Parti'yi Amerika'ya özgü liberal sol bir çizgiye oturtmuştur. Cumhuriyetçi Parti ise muhafazakâr kesimin savunucusu konumuna gelmiştir. Parti, bugün sosyal konularda Anglo-Sakson muhafazakâr bir tutum takınmaktadır. Özellikle dindar Protestan grupların desteğine sahiptir. Kürtajın yasaklanması gerektiğini savunmaktadır.

Kuruluşundaki kölelik karşıtı yapısına rağmen gittikçe sağ bir çizgiye kayan Cumhuriyetçi Parti, Amerika'da son yıllarda büyüyen İslâm ve yabancı karşıtı aşırı sağ kesimlerin oylarını almaya çalışmaktadır. “Çay Partisi Hareketi” adı altında gruplaşan ve siyasi yaşama katılan bu kesimler, iç politikada Obama'nın başkanlığını benimsemeyen Beyazlar[1] ve dış politikada İslâm dünyasına karşı daha katı politikaları savunan “şahinler” olarak öne çıkmakta; düşünceleriyle Cumhuriyetçi Parti'nin yöneticilerini etkilemektedir. Amerika'yı yeteri kadar muhafazakâr bulmayan Çay Partisi'nin Cumhuriyetçi Parti'ye verdiği destek ve Demokratik Parti adaylarını engellemesiyle 2010 Kongre Seçimleri sonuçlarını yüzde dokuz oranında etkilediği, daha doğrusu Kongre üyelerinin yüzde dokuzunun onların etkisindeki adaylardan oluştuğu öne sürülmektedir.[2]

ABD Başkanlık Seçimleri ve Adaylar

Cumhuriyetçi Parti'de yarışan emlak milyarderi iş adamı Donald Trump'ın adaylığı, mayıs ayının başında Indiana eyaleti ön seçimlerini kazanıp, delege desteğini 1042'ye çıkarınca matematiksel açıdan kesinleşmiştir. Demokratik Parti'de ise öne çıkan adaylar Eski New York senatörü ve Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile Vermont Senatörü Bernie Sanders'tir.  Bu iki aday arasındaki yarış hâlen devam etse de Clinton'ın kazanmasına kesin gözüyle bakılmaktadır.

Kuşkusuz hakkında en çok konuşulan aday, Cumhuriyetçi Donald Trump'tır. Trump, seçim kampanyasını Müslüman ve göçmen karşıtı söylemler üzerine kurmuştur. Dış politikada, İslâm âleminde Saddam Hüseyin tipi diktatörlerin İslamî hareketler karşısında desteklenmesini; içeride Müslümanların ABD'ye girişinin yasaklanmasını, camilerin takip altında tutulmasını önermektedir.

Başkan seçilmesi durumunda Meksika sınırına duvar öreceğini, 11 milyon kayıt dışı göçmeni sınır dışı edeceğini vadeden Trump, popülist söylemlerle desteğini artırmaya çalışmış ve bu hususta başarılı olmuştur. Şu an itibariyle on milyondan fazla seçmenin desteğini alarak Cumhuriyetçiler içerisinde kırılması zor bir rekora imza atmıştır. Adaylığını açıkladığı süreçte çoğu analist, Trump'a -uç söylemlerinden dolayı- şans tanımamaktaydı. Hatta Cumhuriyetçi Parti'nin etkili isimleri bile Trump'ın başarılı olmayacağı görüşünde olduklarından ciddi bir tedbir arama yoluna gitmemişlerdi. Ancak gelinen noktada Cumhuriyetçilerin geniş desteğini alan Trump'ın adaylığı belirsizlikten çıkmıştır. Parti yetkilileri ise bundan sonra Trump'la birlikte neler yapılabileceğini, nasıl bir denge politikası kurulabileceğini saptamaya koyulmuşlardır.

Cumhuriyetçi Parti'nin daha çok Çay Partisi Hareketi destekçilerinin söylemleriyle kendisinden söz ettiren adayı Trump'ın diplomatik nezaketten uzak kimi söylemleri daha önce devlet kademelerinde görev almamış olmasından kaynaklanabilir ya da halkın desteğini almak için kullanılan, özenle belirlenmiş bir taktik de olabilir. Ama kayda değer husus, Amerikan halkının önemli bir kısmının bu söylemlere heyecanla destek vermesidir.

Trump'ın mitinglerinden, destekçilerinin heyecanı ve coşkusu rahatlıkla fark edilmektedir. Her ne kadar söylemleri büyük bir kesimi şaşırtıp tepki toplasa da öyle görünüyor ki Trump, Amerikan halkının bir kısmının FOX gibi kanallar tarafından oluşturulan duygularına tercüman olmaktadır. Cumhuriyetçi Parti'nin üst kademelerinin tepki göstermesine neden olan ise, Trump'ın gayri insani söylemleri değil, onun partiye vereceği muhtemel zararlardır. Cumhuriyetçiler iki dönemdir başkanlığı Demokratlara kaptırmışlardır. Dolayısıyla bir dönem daha kaybetmek istememektedir. Bazı Cumhuriyetçiler, Trump'ın seçimi kazanamayacağını, bununla kalmayıp partiyi 10 yıl geriye götüreceğini düşünmektedir.

Hillary Clinton ise daha ılımlı ve uzlaşmacı bir görüntü çizmektedir. Suriye konusunda, ılımlı muhaliflere iç savaşın başlarında silah ve eğitim desteği verilmesi gerektiğini, bunda geç kalındığını ve bu yüzden ABD'nin bölgede etkinliğinin azaldığını ifade etmektedir. Suriye'nin lehine görünen bu söylem aslında Amerikan çıkarlarını muhafaza etme kaygısından başka bir şey değildir. Amaç, asla akan kanı durdurmak değil; ABD'nin bölgedeki nüfuzunu, gücünü artırmaktır. Bu hususu anlamak için Irak'ın işgaline ve Libya'daki mevcut duruma bakmakta yarar vardır. Irak'ın işgaline karar verilirken Hillary Clinton New York senatörüydü ve savaş için “Evet” oyu vermişti. Anılarını yazdığı kitabında, “Savaşın başlamasıyla Irak'ta kızını veya oğlunu kaybedenlerden mektuplar gelmeye başladı. Bu mektupların sayısı arttıkça yaptığım hata daha çok acı vermeye başladı.” diyen Clinton'ın içini acıtan, Irak Müslümanlarının işgal sonrasında içine düştüğü durum değildi, Amerikan askerleri ve onların geride bıraktığı ailelerdi.  Hillary Clinton, Amerikan dışişleri bakanı olarak Libya'nın bugün içinde bulunduğu durumun da sorumluları arasında bulunmaktadır.

Yönetimde etkili olduğu günden bu yana İslâm dünyasına yönelik müdahale koşullarını oluşturmakta önemli bir rol oynadığı düşünülen Hillary Clinton, Amerika'da Protestanlığın “Methodist” olarak adlandırılan Evangelist koluna mensuptur. Eski Cumhuriyetçi Başkan George W. Bush'un da mensubu olduğu Evangelizm, Hıristiyanlığın İslam karşıtı en aşırı koludur. Evangelistler, Siyonistlerle bir tür ittifak içerisinde bulunmaktadır.

ABD Başkanlık Seçimleri ve Yahudiler

Yahudiler, Amerikan siyasetini bütün yönleriyle kontrol altına alacak biçimde konumlanmış olsalar da genellikle Demokratik Parti'yi desteklemektedirler. Hillary Clinton'ın ise mevcut İsrail yönetimi ile problemleri var gibi görünse de, Yahudilerle önemli dostluk bağları bulunmaktadır. Obama'nın başkanlığı döneminde, ABD siyasetinin Yahudiler lehine işlemesini sürdürmesine yönelik bir görev üstlendiği izlenimi veren Clinton, New York gibi önemli eyaletlerde ön seçimleri Yahudilerin desteğiyle kazanmıştır.[3] Seçim kampanyasını, kadın hakları, eğitim, birlik gibi temalar etrafında yürüten Hillary Clinton'ın seçilmesi durumunda Amerika'nın yürürlükteki İslâm dünyasına dönük yaklaşımlarının değişmeyeceği, İsrail'i koruma politikalarının Müslümanları öfkelendirmeye devam edeceği düşünülmektedir.

Alman asıllı Donald Trump'ın ise kızı Ivanka, 2007'den bu yana Yahudi Jared Kushner ile evlidir.[4] Trump'ın “Müthiş adam, müthiş lider” diye övdüğü İsrail Başkanı Benjamin Netanyahu ile dostluk bağı da vardır. Buna rağmen Amerika'daki Yahudilerin önemli bir bölümü, Trump'ı şu an için desteklememektedir. Amerika'nın New York gibi Yahudi seçmenin önemli bir ağırlığa sahip olduğu eyaletlerde, Trump'a verilen destek düşüktür. Trump, New York ön seçimlerini diğer Cumhuriyetçi aday Cruz karşısında, Cruz'un aldığı yüzde elli yedi oyla kaybetmiştir.[5] Yahudiler, Trump'ın Filistin politikasını belirsiz ve rahatsız edici bulmaktadır.[6] Trump ise, kendisinin New York'taki binalarının çokluğundan dolayı Yahudi sanıldığını, bu yüzden antisemitizmin mağdurları arasında bile olduğunu iddia etmekte[7], kendisinin İsrail dostu olduğunu, İran'a karşı durduğunu, HAMAS'la Hizbullah arasında fark gözetmediğini söylemekte[8] ve bu argümanlarla Yahudileri ikna etmeye çalışmaktadır. Trump bu amaçla, Yahudi kuruluşu AİPAC'ta mahkemeye çıkar gibi kürsüye çıkmış, bu kuruluşta Yahudiler tarafından adeta sorgulanmış fakat Amerikan basınına yansıdığında göre Yahudileri, İsrail politikası konusunda tam ikna etmeyi başaramamıştır.[9] Anlaşıldığı kadarıyla Yahudiler, Trump'tan bütün yönleriyle mutlak bir teslimiyet beklemektedir.

Amerika'daki kimi Yahudiler, özellikle Nazilere benzetilen bazı Beyaz grupların desteklerinden ürkerek Trump'un faşist olduğunu düşünmekte, onun İslâm karşıtı tutumunun Hıristiyan olmayan herkese yönelerek kendilerini de tehdit edebileceğinden endişelenmektedir.

Başbakan Benjamin Netanyahu ve İsrail Yahudilerinin ise Trump'ı desteklediği bilinmektedir. Tel Aviv Üniversitesi'nde yapılan bir ankette, İsrail'deki Yahudilerin yüzde altmış birinin Trump'ı desteklediği anlaşılmıştır.[10] Netanyahu'nun Amerikan Yahudilerinden ayrışan tutumunun en anlaşılabilir yanı, Trump'ın göçmen karşıtlığıdır. Netanyahu, sürekli savaş hâlindeki İsrail'de Yahudileri tutmakta güçlük çekmekte, her yıl binlerce Yahudi İsrail'i terk edip ABD'ye yerleşmektedir. Bu Yahudilerden on binlercesinin, daha Trump'ın adaylığı bile kesinleşmemişken onun yürüteceği göçmen politikasından ürkerek İsrail'e geri dönüş hazırlığı yaptığı hatta Tel Aviv'de ev tuttuğu iddia edilmektedir.

ABD'de bulunan Yahudilerin yaklaşık yüzde yirmisinin önceki seçimlerde Cumhuriyetçi adayları desteklediği öne sürülmektedir.[11] Kasım 2016 seçimlerinde Yahudilerin yüzde kaçının Trump'a oy vereceği ise merak konusudur. 

Sonuç Olarak;

ABD'de yaşanacak başkan değişikliğinin birçoklarını umutlandırdığı ya da tedirginliğe sevk ettiği görülmektedir. Oysa yeni başkan kim olursa olsun dış politikada kayda değer bir değişim söz konusu olmayacaktır.

ABD'de başkanlar, sisteme yön veren kişi olmaktan ziyade, sistemin öngörülen doğrultuda işlemesini sağlayan en üst sözcü makam konumundadır. Bu bağlamda, devletin temel politikalarını değiştirmezler, sadece devletin konjonktürel politikalarının başarıyla yürütülmesi için çalışırlar. Dolayısıyla ABD seçimlerinde ülkeyi değiştirecek bir aday aranmaz; devletin derin yapısında alınmış kararları başarıyla uygulamayı sağlayacak profilde bir başkan aranır. Başkanların kişiliği, sadece Birleşik Devletler'in içinde bulunulan süreçteki politik tercihini gösterir. Başka bir ifadeyle başkanlar, sadece birer semboldürler, Amerika'nın dönemsel politik tercihinin işaretidirler. Ancak bazen söz konusu işaret yanıltıcı da olabilmektedir. Zira görünen işaret ile uygulanan politik yaklaşımların ters istikamette yürütülmesi, ABD'nin pragmatist-postmodernist politik karakterine de uygun bir durumdur.

Barack Obama 2008'de başkan seçildiğinde, tüm dünya umutlanmıştı, dünyanın birçok noktasında kutlamalar yapılmıştı. Dünyaya barışın ve huzurun geleceği, artık kanın akmayacağı zannedilmişti. Ancak ABD'nin geleneksel dış politikasında önemli bir değişiklik görülmedi. Başkanın rengi, ismi ne olursa olsun sistem değişmedi; sadece izlenen yöntemler değişti. Belki Amerikan askeri önceki dönemde olduğu kadar fiili olarak savaşlara katılmadı. Belki görünürde Amerika, Irak'tan çekildi. Ama ABD, vekâlet savaşlarıyla savaşın içinde bulunmaya, politik çıkarının gerektirdiği kaotik atmosferi yönetmeye devam etti.

Özdeyişle, Amerika'da başkan, sistemin görünen yüzüdür, sistemin kendisi değildir. Yüzler değişse de, şu aşamada sistemin Müslümanlar ve diğer dünya halkları lehine değişmesi beklenmemektedir. Önümüzdeki 8 Kasım seçimlerinin ABD dışındaki dünyaya bakan yönü, “iyi” bir ABD değildir; Clinton'ın başkanlığında mevcut kötünün devam etmesidir ya da Trump'ın başkanlığında “kötü ABD”nin başka bir versiyonuyla karşılaşmaktır.

Analizimize PDF Formatında Ulaşmak İçin Tıklayınız.



[1] Ömer Kurtbağ, “Dış Politikaya Yansımalarıyla Amerikan Sağının Yükselişi ve Düşüşü: Çay Partisi Öncülüğünde Bir Yeniden Diriliş Mi?” USAK, Cilt 7, Sayı: 26 ss.1-28, 2011

[2] Neslihan Kaptanoğlu, “Çay Partisi Hareketi Sınavı Geçti mi?”, TEPAV Değerlendirme Notu, Kasım 2010

 



Yorumlar Yükleniyor..
DİĞER TÜM YAZILAR
Kategoriye ait diğer yazılar
Göztepe mahallesi İSTOÇ 3. Cadde N Blok No: 6/103 Bağcılar / İstanbul - Email: sdamstrateji@gmail.com
Tüm Hakları Saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.